+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Hikayeleri Çok Olan Kent Safranbolu ve ETAK Toplantısı

31 Mayıs 2017, 14:01
  defa okundu.

Hikayeleri Çok Olan Kent Safranbolu ve ETAK Toplantısı

Kıbrıs’ta denize girme mevsiminin başladığı günlerin başındayken yağmuru bol Karadeniz’e doğru yola çıkıyoruz. Gideceğimiz yer de yapacağımız iş de çok özel. Endüstriyel Tasarım Akademik Konseyi (ETAK) toplantısı, Karabük Üniversitesi Fehmi Toker Güzel Sanatlar Fakültesi ev sahipliğinde Safranbolu’da gerçekleşiyor. Geçen yıl Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi olarak Lefkoşa’da düzenlediğimiz toplantıya bu sefer misafir olarak katılıyoruz. 

Endüstriyel Tasarım Akademik Konseyi (ETAK), endüstri ürünleri tasarımı üzerine lisans ve lisansüstü eğitim veren üniversitelerin ilgili bölümleri arasında iletişim, iş birliği ve eşgüdüm sağlamak amacıyla kurulmuş bir kurul. Temel amacı tasarım eğitimi, araştırma ve uygulamaları konularında toplumu ve akademik paydaşları bilgilendirmek olan konsey, yılda iki kez toplanarak eğitimdeki sorunları ve değişimleri tartışıyor. Kurumsal çalışma önerileri de geliştirilen toplantılara bölüm başkan ve temsilcileri; Endüstriyel Tasarımcılar Meslek Kuruluşu (ETMK), Türkiye Endüstriyel Tasarım Öğrencileri Platformu (TETÖP) ve Endüstriyel Tasarımcılar Derneği (ENTA) gibi kuruluşların üyeleri katılabiliyor. 

2006’dan beri düzenli olarak yapılan toplantıların yirmi birincisine katılmak üzere Kıbrıs’tan Safranbolu’ya ulaşmak için önce Ankara’ya uçuyor, sonrasında da üç saatlik araba yolculuğu yapıyoruz. Yolculuğumuz boyunca yeşilin binbir tonu bize eşlik ediyor. Akan derelerin yeşili ayrı, onların habercisi olan uzun narin kavakların arasında görünen söğütlerin ki apayrı. Bu renklerin çeşitliliğini algılamaya çalışan gözlerim dinleniyor mu bilemiyorum, ama doğanın güzellikleri arasındaki sakin geçişler içimi dinginleştiriyor. 

Bizim görerek geçip gittiğimiz manzaraların içinde yaşayan insanları düşlemeye çalışıyorum. Acaba sandığımız kadar huzur var mı tek başına kalmış köy evlerinin içinde? Mutlu mu, odunlarını sırtlamış yaşlı teyzecik? Ya da çamurlu yol kenarında okuluna gitmeye çalışan çocuk, umutlu mu geleceğinden? Ülkemle ilgili kaygılarım henüz atlatılmış olan referandum sonrasında daha da artmışken “ben buralarda doğmuş olsaydım?” diye düşünüyorum. 

Bu sorularla yol alırken bizi yaldızlı seramik kaplı kolonlarıyla karşılıyan dinlenme tesisinde kısa bir mola veriyoruz.  Bu kadar ormanın arasında önündeki kuru beton yüzeyi yeşillendirmeye ihtiyaç duymamışlar sanırım. Her türlü yeniliğin denendiği süslemeci bir anlayışla bezenmiş iç mekanı temiz ve ferah görünüyor. Sağlık açısından daha iyi olduğu iddia edilen alaturka tuvaletlerine karşılık, engellilerin yine hiç düşünülmemiş olmasını ihtişamlı duruşuna yakıştıramıyorum. Neyse ki sıcacık odun fırını ekmeğiyle sundukları yemekleri lezzetli. 

Karnım doyunca yolda biraz gözlerim kapanıyor. Sonra sanki bir karabasan gibi Kardemir’le uykum bölünüyor. Enerjinin gücünün temsili dumanlı bacalar, doğanın huzurunu deliyor. Ulaştığımız kentin isminin Karabük olması, onu bir yandan besleyen, bir yandan da öldüren kapkara devinden geliyor. 1937 yılında genç Türkiye’nin ilk ağır sanayi kuruluşu olarak açılan Karabük Demir Çelik Fabrikası, 1995 yılında özelleştirilmiş. Günümüzde beşbin kişiye ekmek kapısı olan işletmenin bol evetli kentinden geçerken “işçilerin de, kentlilerin de haklarına kavuştuğunu” varsayıyorum. 

Yol boyunca hiç göremediğimiz kahverengi “Safranbolu” levhasını nihayet görüyor ve sağa kıvrılıyoruz nehre paralel. İki yerleşim arasında neredeyse hiç boşluk yok. Bildiğimiz çok katlı, düzensiz ve zevksiz apartmanlar işgal etmiş her yeri. Üniversite’ye çıkan ana cadde üzerinde gençlerin varlığına işaret eden mekanlar var duraksız. Daha çok çay yanında nargile içilen ve kablosuz internetleriyle zaman tüketilen derme yerlerin yeni isimleri “kahve evi”. Cebimizden bizi yönlendiren Siri bile yolunu şaşırıyor bu karışık kentte. Safranbolu’da kalacağımız Konukevi’ni bulmakta zorlanıyoruz. Etraftaki inşaat molozlarından sezona hazırlık çalışmalarının henüz tamamlanmadığını; resepsiyondaki acemiliklerden ise hizmette yaşayabileceğimiz sıkıntıları sezebiliyoruz. 

Üç konaktan oluşan tesis, yeterli bir duyarlılıkta işletilmediği gibi iyi bir restorasyondan da geçmemiş görünüyor. Yine de ilk Eldem’in, sonra da Küçükerman’ın kitaplarından öğrendiğim Türk Evi’nin örneklerinden birinin baş odasında kalmak ve süslü ahşap tavanı altında uzanmak insana farklı bir büyü veriyor. Her biri kendi içinde yaşam birimi olan odalardaki sedirlerde oturabilmek, giysilerimizi yüklüklere asabilmek ayrıcalıklı. Duşakabin yerleştirilerek çözülmüş olan çağdaş gusülhane yorumu ise ilginç bir deneyim. Önü yatakla kapanmış ocağın üstündeki gümüşi çerçeveli fotokopi resim ise gözümü tırmalayan detaylardan. Ancak acur perdelerin ardında adeta içeriye akan ışıklı görüntüler bu sakillikleri örtebiliyor. 

Ertesi gün başlayacak olan ETAK toplantısı öncesinde etrafı biraz keşfetmek istiyoruz. İlk tercihimiz, Safranbolu’da yapılması gerekenler listesinin başında yer alan “kristal teras.” Yönlendirme özürlü bir ülkede olduğumuzu unutup levhalara güveniyoruz ve yine yolumuzu kaybediyoruz. Sonrasında da derme çatma yapısallarla çevrelenmiş tozlu araç park yerinde ilk kazığımızı yiyoruz. Hemen aşağıdaki havada asılı gibi duran yelpaze şeklindeki cam teras, mavi rengiyle göze çarpıyor. 


Fotoğraf 1: Kristal Teras’tan görüntüler (Yücel Besim, 2017)

Milli bir park olan Tokatlı Kanyonu’nu seyredebilmek için özel şahısların işlettiği bu yerde bilet almanız gerekli. Giriş ücretindeki değişikliğin sebebini sorduğumda aylık kiralarındaki yüzde otuza yakın artışı söylüyor gişedeki genç. Güvenlik unsurları göz ardı edilmiş olan alanda korkuluklar kırık, uyarı yazıları silinmiş. Bu yüzden, “roketatar mermisiyle dahi kırılmayan” diye yüceltilen yerli skywalk üzerinde kendimi hiç güvende hissetmiyorum. Boy boy çocuklarıyla gelen gencecik çiftin yerine benim yüreğim hoplayıp duruyor. Çıkıştaki görevli, kendisi gibi bilgi yoksulu olan bir başka broşürü tutuşturuyor elime. Konukseverliğinin göstergesi olarak “Abla, Mecilis mağaralarına da gidin; orası da bizim zaten” diye gülümsüyor. 

Terastan uçsuz bucaksızmışcasına görülen Kanyon’un az ilerideki girişine doğru yürürken naif duruşlu İncekaya Su Kemeri’ni farkediyoruz. Bu sefer de Kıbrıssever biri tarafından işletilen alana girmeye keyifli bir sohbet sonrasında ikna ediliyoruz. Zaten közde pişirilen kahvenin kokusu ve şelalenin sesi bizi aşağıya doğru çekiyor. Kaç basamak iniyoruz bilemiyorum ama bir süre sonra oluşan çıkış kaygısına rağmen, yırtığın içinde binilmeyi bekleyen atlara kadar ulaşıyoruz. Hayranlık uyandıran bir doğanın içindeyiz. Biraz önce seksen metre yükseklikteki terastan bakarken ürktüğümüz yarıkta, doğanın emanetindeyiz. İnsan tüm bunların nasıl oluştuğuna meraklanıyor. Yukarı tırmanırken ulu çınar ağaçlarına takılmış salıncaklarda çocukluğumuzu yeniden yaşayarak soluklanıyoruz. Ve yerin dibinden yüzüne çıktığımızda, bu olağanüstülük yanında aslında “bir hiç” olduğumuzu unutuyoruz. 


Fotoğraf 2: Tokatlı Kanyonu’ndan görüntüler (Yücel Besim, 2017) 

Güneşin yitişiyle döndüğümüz Konukevi’nde diğer meslektaşlarımızla karşılaşıyoruz. Onların önerileriyle hala açık olan küçük lokantada yerel tatları deniyoruz. Kıbrıs’ın geleneksel yemeklerinden olan Pirohu’ya nor yerine süzme yoğurt konularak yapılan “Peruhi” olarak rastlamak bizi şaşırtıyor. Ama ben tercihimi etrafta bollukla gördüğüm yeni filizlenmiş asma yapraklarından yapılan güveçte etli sarmadan yana kullanıyorum. Sıcakkanlı lokanta sahibinin önerisi üzerine yanında yerli yapım çiçek aromalı Bağlar gazozunu deniyoruz. Yemeğin üzerine safranlı lokum ve kızılcık şerbetiyle ikram edilen Türk kahvesi ise sabah Ercan Havaalanı’ndaki yabancı isimli kafede kâğıt bardakta içtiğim özensizliği unutturuyor. Akşamın ağırlığının hissedildiği taş sokaklarda bizi tedirgin eden tek şey, kentin durgunluğuna ters düşen yüksek sesteki arabesk müzik.  

Neyse ki önümüzdeki üç gece kalacağımız Konukevi çok sakin. Yolculuk yorgunluğuyla rahatça uyurum diye zannederken Safranbolu’daki ilk gecemiz farklı seslere alışmakla geçiyor. Saatbaşı duyulan çan vuruşları ve ezan seslerinin dışında bir de tüm gece hiç durmadan öten bir kuş uykumun içinde farklı rüyalara taşıyor beni. Ertesi günlerde yan konağın geniş saçağından sürekli bizi gözlediğini düşündüğümüz turuncu gagalı küçük siyah kuşla selamlaşıyoruz. Eve döndüğümde oğlumdan Kastamonu çevresinde 465 çeşit kuş olduğunu ve bunun da “kara tavuk” denilen bir tür olduğunu öğreniyoruz. Sonra 1960larda ırkçılık karşıtı bir duruşla yazılmış olan “black bird” isimli şarkıyı dinliyoruz birlikte. “Gecenin karanlığında öten siyah kuş. Kırık kanatları al ve uçmayı öğren...Çökük gözleri de al ve görmeyi öğren. Özgür olmak için bu anı bekliyordun.” diyor Beatles. 


Fotoğraf 3: Safranbolu Konukevi’nden görüntüler (Yücel Besim, 2017) 

ETAK toplantısının ilk günü sabah erkenden bir yürüyüş yapıyorum. “Nereye gitsem beni yüksek tepelere çıkarırlar, şehri oradan seyrettirmek isterler. Oysa benim görmek istediklerim sadece uzaktan görebildiklerim değil; yakından inceleyebildiklerimdir” diyen Fransız şair Valory’e rağmen ben yine de Safranbolu’yu daha kolay algılayacağımdan emin olduğum tepeye doğru ilerliyorum. Hayata uzaktan bakmak gibi birşeydir bu benim için; içindeki inceliklere daha uzun zaman ayıracağımdan emin olarak. 

Türklerin kente geldiklerinde konuşlandığı ve açık namazgah olarak kullandıkları bu alan Hıdırlık Tepesi’ymiş. Düğün, sünnet gibi her türlü tören öncesinde buraya gelmek Safranbolular için bir gelenek. Gerçekten kentin coğrafyasını ve dokusunu çok iyi hissettiğiniz tepenin geceyarısına kadar ziyaretçisi bitmezmiş. İnsan ölçekli evlerin tam üstünde giderek yaklaşan yeni kent, adeta bir terör saldırısına hazırlanıyormuşçasına görünüyor karşıda. İnşaat sektörünün arsızlığı, bu küçük kenti yakında yutuverecekmiş gibi geliyor bana. 


Fotoğraf 4: Hıdırlık Tepesi’nden görüntüler (Yücel Besim, 2017) 

Karabük Üniversitesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nin tanıtımıyla başlayan, derslik ve atölyelerin gezilmesiyle devam eden ETAK toplantısı tüm günümüzü alıyor. Tartışılan en önemli konu  endüstriyel tasarımcıların odalaşması. Sürekli bizimle ilgilenen öğrencilerin enerjileri, Türk Tasarım Konseyi kararları ve tasarım eğitimindeki sorunlarla devam eden gündemin yoğunluğunu hafifleştiriyor. Toplantı bitiminde anıtsal ağaçların gölgelediği buz suların üzerindeki Çevrik Köprü’de yenilen akşam yemeği ve samimi sohbetler ise yorgunluğumuzu alıyor. 

ETAK toplantısının ikinci günü gelenekselleşmiş olan teknik gezimiz için Meydan’da toplanıyoruz. Burası camii, hamam ve çarşı girişiyle çevrelenen, düzensiz geometrisiyle küçük bir kentsel alan. Özel araç, taksi ve tur otobüsleriyle zedeleniyor olsa da herkesin buluşma noktası olduğundan epey canlı. Çarşı içine doğru ilerledikçe her köşe başında rastlayacağımız canlı müzik konserlerinin ilkiyle de burada karşılaşıyoruz. Gitar çalan genç ve yanık sesli koyu kara oğlan çocuğunun söylediği şarkıya, acılı çiğ köfte meraklıları eşlik ediyor. 

ETAK üyelerini beklerken Meydan’a akarcasına duran taş kaplı dar sokaklarda derin perspektifler yakalıyorum. Safranbolu, fotoğrafçılar için inanılmaz zengin bir kaynak. Sürprizli mekanlar arasında dolanırken konaklar kadar gösterişli arka avlularına da ulaşıyorum. Hemen hemen her sokakta bulunan çeşme başlarında bana poz veren bakımlı kedileri de koyuyorum karelerimin içine. 


Fotoğraf 5: Safranbolu sokaklarından görüntüler (Yücel Besim, 2017) 

Daha sonra daracık cepheli Belediye Binası önünde rehberimizle buluşuyoruz. Son derece şık Safranbolulu bayan, gezimiz boyunca bize eşlik ediyor ve yöreyle ilgili ilginç hikayeler anlatmaya başlıyor. Geçmişi çok eskilere dayanan bu bölgenin aslında bir iç deniz olduğunu, hatta kentin içinden geçen su yataklarında hala deniz kabukları bulabileceğimizi söylüyor. 18. ve 19. yüzyıla ait yapıların harcının yumurta akından yapıldığını ve depreme dayanıklı olduğunu belirtiyor. Evleri bir diğerini rahatsız etmeme nitelikleriyle överken bu durumun topoğrafyanın bir yaptırımı olduğunu düşünüyorum. 

Geleneksel konutlarda mahremiyete verilen önemle şekillenmiş olan iç mekân kurgusunu ise ilk durağımız olan Kaymakamlar Evi’ni gezerken algılıyoruz. Pencerelerin alt kısımlarının buğulu camdan olması, haremlik selamlık ayrımları, farklı kapı tokmaklarının kullanımı özel hayatın kıymetiyle ilişkili. Ayağımıza galoş giyerek gezdiğimiz konakta kameralardan gözlendiğimiz için aşağıdan gelen uyarılarla rehberimizin aktardığı evin hayat hikayeleri bölünüyor. Cumbalı odadaki tabaklık raflarına kokulu sabunlar ve ayvaların konulduğunu; eve misafir geldiğinde burası tozlu olursa evin gelinlik kızının işe yaramadığına karar verildiğini anlatıyor. Bunlar ne kadar doğru bilemiyorum ama, zamanında varsıl bir yaşam sürmüş ve günümüzde müze ev olarak düzenlenmiş konağın daha çağdaş sergileme biçimlerini hakkettiğine inanıyorum. 

Kaymakamlar Evi’nden sonra ETAK grubuyla Hıdırlık Tepesi’ne yeniden çıkıyoruz. Kent, burası ve karşısındaki Kale ismi verilen iki yükselti arasına gizlenmiş adeta. Genelde kırık beyaz olan evlerin içinde mor ve sarı renkliler, sanki bir kolye dizisindeki nadir parlak taşlar gibi kentin süsleri adeta. Şu an kent müzesi olan Eski Hükümet Konağı ve hemen yanındaki Saat Kulesi de onların koruyucuları gibi dimdik durmakta. Öndeki minarelerle birlikte yumuşak geçişli bir siluet oluşturuyorlar. Tam da Hıdırellez’de bu özel mekanı iki kez ziyaret etmem “Hayırlara vesile olsun” diyorum geç de olsa. Akşam dönüşümde, kendi dileklerimin altına “ülkem için de iyi bir gelecek” ricamı ekleyip Konukevi’nin bahçesindeki gül ağacına bağlıyorum.  


Fotoğraf 6: Safranbolu evlerinden görüntüler (Yücel Besim, 2017) 

Rehberimiz aşağıda yaklaşık ikibin evin bulunduğunu ve bölgenin tümünün sit alanı olduğunu söylüyor. Ancak bu uzaklıktan bile hepsinin korunamadığını, satılık levhalarının çokluğunu ve  terkedilmiş olanların yalnızlığını görmek mümkün. Yetersiz ve kalitesiz bir yenilemeden geçmiş olanlar da kendini hemen belli ediyor. Aynı yüzey üstünde farklı boyutlu PVC, alüminyum ve ahşap pencereler yanyana mesela. Kiremit çatılar üzerine oturtulmuş güneş panelleri, antenler ve klima üniteleri için özel bir çözüm üretilmemiş. Bütünlüğü bozan bu tür tutumlarla başa çıkmanın güç olduğunu bilerek Safranbolu Yapı Denetimi’nin daha etkin olması gerektiğini düşünüyorum. 

Esintili Hıdırlık Tepesi’nde herkes özçekim yapma derdi içindeyken rehberimiz bir hikaye daha anlatıyor. Millî Mücadele günlerinde bu coğrafyanın can kurtarıcısı olan Safranbolu’nun özverili kadınları yastık altı paralarını birleştirerek bir uçak satın alıp Türk Ordusu’na hediye etmişler. Karabük’teki trafik çemberinde modelini gördüğümüz, kentin o zamanki adı ile anılan pervaneli Zafranbolu, Tepe’nin arkasında sergileniyor. O zor günlerin ve o günlere can vermişlerin izlerini kentin birçok yerinde görmek mümkün. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Dr. Ali Yaver Ataman'ın anıt mezarı da hemen Hızır Paşa’nın yanında. Son gün ayrılmadan sütlü keşkek çorbası içtiğimiz esnaf lokantasında asılı şehit resminin de eminim iç burkan başka bir hikayesi var. Sanırım Çarşı’daki  gölgeliklere asılı Türk Bayrakları son yıllarda Anadolu’nun her yerine düşen bu korun simgesi. Kerpiç duvarlar üzerindeki Atatürk posterleri de bu yörenin insanlarının vatanseverliklerinin vazgeçilmezliğine işaret. 

Duygulandırıcı bu hikayenin ardından rehberimiz devam ediyor. Kent dokusunu oluşturan sivil mimari örnekler yanında özellikle kemerler üzerine yapılan anıtsal yapılarından dolayı “bu kent aslında bir mühendislik harikası” diyor. Kentin merkezine doğru inerek bunlardan biri olan ve şu anda otel olarak kullanılan Cinci Han’a götürüyor bizi. Bir zamanların kervanlarına dinlenme yeri olmuş ve ortasında altıgen taş havuzu olan avlulu yapı, bana Lefkoşa’daki Büyükhanı anımsatıyor. En özel noktası ise ikinci katın üstünde, dizemli bacaları ve yanındaki hamamın kubbelerini izleyebileceğiniz tek odası. 


Fotoğraf 7: Çarşı içinden görüntüler (Yücel Besim, 2017) 

Hafta sonu kalabalığının içinden zorlukla geçerek Çarşı gezimizi sürdürüyoruz. Ortalık büyük kentlerdeki semt pazarları gibi. Nezihçe “izzeti ikramımızdır” diyen lokumcuların yanında, “gel vatandaş gel” bağırışları ve üzerinize izinsiz sıkılan kolonyalarıyla farklı bir esnaf türünün varlığı rahatsız edici. Bizler yine alışığız da, yabancı turistler için ürkütücü olsa gerek. Bu karmaşıklık, bilgilendirme elemanlarına da yansımış; çeşitli dil, karakter, boyut ve tasarımdaki tabelalar korumanın hangi noktasında bulunduğumuzun kanıtı. 

Çarşı içinde serbest piyasa anlayışındaki dükkanların vitrinlerinin ve satılan hediyelik eşyaların sıradanlığı da dikkatimi çekiyor. Gözlerim buzdolabı süslerinin dışında Safranbolu anılarımı evime taşıyacak daha yaratıcı ürünler arıyor. Varsıllığıyla Safranbolu’ya ismini veren ve gramı altın değerindeki safran bitkisinden yapılan lokum, kolonya ve sabunların çok daha iyi sunumlarını belki de ben bulamıyorum. Tüm ETAK etkinliği boyunca bizlere özveriyle eşlik eden tasarımcı adaylarının ve onlara meslek aşkını tutuşturmuş oldukları açıkça görülen hocalarının bu konuda çalıştıklarından eminim. 

Neyse ki Demirciler Çarşısı’nda gerçek emek ve emekçileriyle tanışıyoruz. İşini severek yaptığı çok belli olan ustanın dükkanından, kapımın her çalınışında çekiç sesleri arasından sızan tılsımlı şarkıyı bana anımsatacak bir çan alıyorum. Yemeniciler Çarşısı’nda ise birçok Türkçe deyimin Safranbolu kökenli olduğunu sözlerinin arasına yerleştiren rehberimizden yeni bir hikaye daha dinliyoruz. “Kendinden daha çok değer verilen birinin gelmesiyle gözden düşmek” olarak bildiğimiz “pabucu dama atılmak” deyimi asıl buradan çıkmış. Eğer bir usta, işini beğenmediği çırağının yaptığı deri ayakkabıyı çatının üstüne atarsa, bu onun Çarşı içinde itibar kaybetmesine neden olurmuş. 


Fotoğraf 8: Çarşı içinden görüntüler (Yücel Besim, 2017) 

Yemeniciler Çarşısı’nda noktaladığımız gezintimizde -söylemeye dilim varmıyor ama- “çok okuyan değil, çok gezen bilir” sözünü doğrulamış oluyoruz. Bizi başka zamanlara, mekanlara ve insanlara taşıyan hikayelerle ne çok şey öğreniyoruz yaşamla ilgili. Safranbolu’nun bu hikayeleri içine kendimizinkilerden birini yeniden yaşayabilmek ümidiyle yoğun gezi programımızın içine bir de Amasra’yı ekliyoruz. 

Ankara’da otururken hiç üşenmeyip deniz görebilmek için saatlerce geldiğimiz günlere taşınmak istiyoruz. Şimdi bir buçuk saatçik süren o yolculuğun çok değiştiğini fark ediyoruz. Yol boyunca doğanın nasıl harap edildiğine tanık oluyoruz. Barajlar, tüneller ve köprüler arasından geçerken yolun genişliğini umursamadan üstüne örtü olmaya yeltenmiş ağaçların geleceğine kaygılanıyoruz. Hayranlıkla Çeşmi Cihan’a bakılan kıvrımlar artık kaybolmuş. Ülkemin bitmeyen yol projeleri küçük bir kasaba olarak sevdalandığımız Amasramızı biçmiş geçmiş. Yoğun bir yağmurla girdiğimiz sahil yolunda ne park yeri ne de oturulacak yer var. Sadece kadınlardan ya da kız çocuklarından oluşan değişik gruplar arasında kendimizi yabancı hissediyoruz. Kıbrıs’a göre porsiyonları çok daha küçük bile olsa yine de taptaze mezgitimizi yiyor, vazgeçilmezini içiyoruz afiyetle. Keşke belleğimizde öylece bıraksaydık diye hayıflanarak Safranbolu’ya geri geliyoruz. 

Dönüşümüzde yoğun yağmur yağışına karşın Kastamonu yolu üzerindeki Yörük Köyü’nü görme merakımızı da gideriyoruz. Gerçek bir Türkmen Köyü oluşu ve tarihi yapılarının görkemi nedeniyle koruma altına alınan bu köy de en az Safranbolu kadar kıymetlidir diye tahmin ediyoruz. Köye saptığımızda mezarlığın tam ortasından geçmek, iri mezar taşlarını görmek terkedilmiş köyün hüznünü önceden haber veriyor. Giderek artan yağmurdan ötürü sokakların ıssızlığına eşlik edemiyoruz. Soylu bir konağın önünde gördüğümüz anıt da sanki tek başına kalmış başka bir mezar taşı. Yaklaşınca ünlü Türk müzisyeni Leyla Gencer’e ait olduğunu görüyoruz. Ancak dünyaca ünlü bu sopranonun burada yalnız bırakılmış olmasını anlayamıyoruz. Babası Safranbolulu ve annesi Polonyalı olan Gencer’in Yörük köyü’ndeki Çeyrekgil ailesinden geldiğini sonradan okuyorum. Bu heykelin de klasik müzik sevdalısı bir mimarın öncülüğünde yapıldığını öğreniyorum. Keşke diyorum, Belediye’nin resmi internet sitesinde “Düriyemin Güğümleri Kalaylı” türküsü yanında Onun sesiyle bir arya da yer alsaydı. Sipariş üzerine Safranbolu’nun tanıtımı için şarkı besteleyen Erol Büyükburç ya da milli dizimiz Kurtlar Vadisi’nin müziklerini yapan Gökhan Kırdar kadar değerli değil mi yoksa “La Diva Turca”? 


Fotoğraf 9: Yörük köyü ve Leyla Gencer büstü (Yücel Besim, 2017) 

1990larda mimarlık öğrencisiyken geldiğimden beri masalsı kimliğiyle belleğimden hiç çıkmayan Safranbolu’daki son saatlerimi gezi notlarıma ayırarak geçiriyorum. Sürdürülebilirlik için eleştirilere açık olmak gerek inancımla çok verimli bir ETAK toplantısını gerçekleştirdiğimiz bu eşdeğeri olmayan yeri sevdiğimdendir tüm eleştirilerim diye başlıyorum. Sonra UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'ne alınmasından 25 yıl geçmiş olan bu kentte korumaya yönelik tehditleri sıralıyorum. 

Ünlü Alman mimar Behnish “En kötü yapı bile kendi döneminin tanığıdır. Binalar, toplumların becerilerini gösterirler. Ve gelecek nesiller bizleri yaptıklarımızla değerlendirecekler.” diyor. Şimdi merak ediyorum, öğrencilerimiz nasıl değerlendirecek, güzelim Safranbolu’yu ancak bu kadar koruyabilmiş olan bizleri? Niyetimizin iyi ama uygulamalarımızın yetersiz olmasını affedebilecekler mi? 

Var olmanın yeri olan mekânlar Safranbolu’da hala mevcut; ancak var olmanın biçimi olan kültürü de korumak gerekli. Sadece yapılar değil, yaşam biçimi de yitirilmemeli. Oysa bu özgün yerleşimin bolluklarının giderek azaldığı hissediliyor. 

Kentin sesleri değişmekte. Dili başkalaşmakta. Ahlakı yitirilmekte. Gençleri göçmekte.

En önemlisi de hikayeleri tükenmekte...  

“Mimari yetisindeki tek öğretmeninin geçmiş ve tek eğitiminin geçmişin araştırılması olduğunu” itiraf eden Le Corbusier, Türk Evi’nden etkilendiğinde sanırım buraları görmemişti. Safranbolu, her mimarlık öğrencisinin; hatta geçmişini öğrenmek isteyen her genç yüreklinin görmesi gereken bir yer. Hem eğitici hem ilham verici. Ben de özgün mekanlarda kalma ayrıcalığını tekrarlamak ve gidemediğim Mencilis mağaralarını görebilmek için Safranbolu’ya yeniden geleceğim. Hikayelerinden aklımda kaldığı gibi geçmişinde varlıklı olan bu halkın, mekanlarının da gönüllerinin de zenginliğinin sürdüğüne tanıklık edeceğim. Belki bizim “black bird” yine orada olur ve muştularız “özgürlük için ışığa doğru uçtuğumuzu”. 

Kaynaklar:

http://www.safranbolu-bld.gov.tr/?/e-belediye

http://www.safranbolu.gov.tr/anasayfaorta

http://enta.org.tr/etak-endustri-urunleri-tasarimi-akademik-konseyi/

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
Serkan Yetgin / 4 Haziran 2017, 21:55
Çok ince dokunuşları olan, her cümlesini keyifle okuduğum bu yazıyı paylaştığınız için teşekkür ederim. Gezip aktardığınız her mekan ile ilgili temennilerinize, eleştirilerinize katılıyor ve orası için yazılmış bu yazının oradakiler tarafından henüz geç kalmadan bir uyarı niteliğinde okunmasını diliyorum. Mücadelelerle kurtarılmış, iyileştirilmiş bir dokunun hoyratça harcanan bir miras, para eden bir antika gibi muamele görüyor olmasını son ziyaretimde ben de yadırgamıştım. Yetmişli yıllardan bu güne, sokak rehabilitasyonu adına ahşap dokulu sticker baskılar ve parlak harflerle yapılan müdahalelerden, ya da ”Safranbolu Evi” temalı niteliksiz üretimlerden çok daha fazlasının yapılabiliyor olması gerekirdi.

Not : Fakültenin adında yazım hatası olmalı, doğrusu Fethi Toker Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi
 
 
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Görüşler