+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Kuruluş, Kurtuluş ve Diriliş Arasındaki Bilecik ve XXIII. ETAK Toplantısı

5 Kasım 2018, 14:11
  defa okundu.

Kuruluş, Kurtuluş ve Diriliş Arasındaki Bilecik ve XXIII. ETAK Toplantısı

ETAK toplantısının XXIII.sü 15-16 Mayıs 2018’de Bilecik’te gerçekleşti. Bu sebeple Kıbrıs’tan ulaşımı zor da olsa hem meslektaşlarımı görmek hem de tarih derslerinden merakımı uyandırmış bu bölgeyi gezebilmek amacıyla yollardaydım. İstanbul’a uçtuktan sonra minibüsle İzmit’e geldim. Hiç bilmediğim bir firmanın eski görünümlü otobüsünün en arkasında üç saat kadar daha yolcuydum. Lise ve üniversite yıllarımda memleketime gidebilmek için sıklıkla yaptığım uzun yolculuklarımı anımsadım. Uyuyabilmeyi isterdim; ancak mümkün olmadı. Her ne kadar koltuk arkalarında oyalayacak ekranlar olsa da, kucakta giden mavi gözlü oğlan çocuğunun istekleri hiç bitmedi. Yanımdaki genç annenin huzursuzluğu bana da bulaştı.

Bilecik’e geldiğimde kentin epey dışındaki yeni terminalde inip yeniden dolmuşa bindim. Beni ilk karşılayan kitsch denilebilecek yapıdan kentte görebileceklerimi tahmin etmeye başlamıştım. Bitmemiş detaylarıyla henüz inşa edildiği anlaşılan otelin ana caddeye bakan penceresinden gördüklerim sezgilerimin doğruluğunu ispatlar gibiydi.

Gün ışığı gitmeden kısa bir şehir turu atabilirim diyerek dışarı çıktım. İnternet taramasında önüme ilk çıkan yapı olan türbeye gidip ‘Sağ salim gelebildim’ diye şükretmek de istedim. Caddenin hemen altındaki Bölge Çarşısı’nı ve İstiklal Mahallesi Konağı’nı geçerek aşağıya doğru inmeye başladım. Yayalarla araçların birbirine karıştığı kesişme noktalarında kentlilerin soluklanma yerleri vardı.  

Biraz daha ilerleyince çınarların gölgelendirdiği cami avlusu hızımı yavaşlattı. Aralarında kendi ana dillerinde konuşan çocuklar saklambaç oynuyorlardı iri gövdelerin arkasına gizlenerek. Bakışları biraz tedirginleşen esmerciklere gülümsedim. Cesedi kıyıya vuran Aylan’dan şanslıydılar. Kimilerinin halen savaşın içinde çırpındığı gerçeğiyle ayıpladım hepimizi.

Suriyeli göçmenlerle ilgili üç yıl önce Bodrum’da, bu yıl ise Ankara’da şaşkınlıkla yaşadığım olaylar geldi aklıma. Tepecik Camii’nin yanındaki kahvede otururken dört yaşlarındaki oğlan çocuğunun kızımın elindeki yarı dolu içeceği alıp kaçışı... Kızılay Meydanı’nda eşimin de oturduğu masadan iki kardeşin yemek çalışları... Gördükleri yokluk ve yoksunluklar, iri kara gözlerini daha da karartmış, ellerini çirkinliklere bulaştırmıştı. Bu insanların yaşadıklarını bizim kavramamız zor. Tek bildiğim, çocukların benimkiler gibi aynı oyunları oynadıkları!


Fotoğraf 1: Şeyh Edebali Türbesi yolundaki yapılar, Bilecik (Yücel Besim, 2018)

Türbeye doğru dik yokuştan salınırken içlerine sığılmadığını belli eden evlerin samimiyetlerini gördüm. Plastik terlikler dizilmişti demirli alüminyum kapıların önüne. Çift cam olsun diye yeni değiştirildiği belli olan pencereler sıvası dökülmüşlere yabancı. Paslı çamaşır tellerinde delik çarşaflar. Su basmanların üzerinde bir onların gölgeleri, bir de dolanan doğal gaz boruları. Ay yıldız ve kurtbaşları ise bakımsız cephelerin vazgeçilmezleri.

Türbeyi bulmak pek zor olmadı; “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” tabelaları pek bol. Şeyh Edebali, mekanını sanki hem aşağıdaki koyu yeşil vadiyi bütünyle seyretmek hem de pek farkedilmemek istercesine konumlandırmış. Tepedeki türbe, karşı sırttaki mezarlık ve öylece kalakalmış yıkık minareler; hepsi birbirlerinin yalnızlığına eşlik eder gibi.

Türbenin girişinin algısını artırmak için elden gelen yapılmış; hatta tevazunun terkedilmiş olduğu açıkça görülüyor. Yolun bir yanında yaldızlı parmaklıklar, diğer yanında efsanesiyle zihin karıştıran Zincirli Kaya. Kapısında “Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür” öğüdünü veren Şeyh ‘nasıl isterdi acaba?’ diye düşünüyorum.

 

 


Fotoğraf 2: Şeyh Edebali Türbesi ve çevresi, Bilecik (Yücel Besim, 2018)

Türbenin genel olarak iyi bakıldığı, etrafındaki temizlikten anlaşılıyor. Ancak girişteki hediyelikçiler ve otağ şeklindeki derme çatma cafe bir alaturkalık hissettiriyor. Mangal yapanların dumanları arasında kalmış park yeri düzensiz. Arabaların üstünden tepeye dikilmiş direklere kadar her yerde Kayı boyu bayrakları var. Derin vadide gezinenlerin sesleri ulaşıyor yukarıya. Buradan bakılınca yörenin mesire yerleri ve ormanları bakımından çok zengin olduğu açık.

Şeyh’in mezarına çıkmadan önce Osmanlı Padişahları Tarih Şeridi’nin bulunduğu parktan geçiyorum. Uçan halıyı andıran saçağın altında yürürken tarihimizin o dönemiyle ilgili bilgileri izliyorum. Tavaf edercesine etrafında döndüğüm alanın aktifliği özçekim yapma derdinde olanlardan kaynaklı. Kırmızı güllerle bezenmiş parkta, aşk ve tutkudan çok “sadakatin temsil edilmiş” olduğunu düşünüyorum.


Fotoğraf 3: Osmanlı Padişahları Tarih Şeridi ve park, Bilecik (Yücel Besim, 2018)

Park içinde özçekim yapılan bir diğer kalabalık nokta ise “BİLECİK” yazısının önü. İlk olarak Amsterdam’da müzeler bölgesinde gördüğüm, şimdilerde ise bizim Kıbrıs’taki Alsancak çemberine düşecek bollukta, neredeyse her şehrimizde bulunan yapısal peyzaj elemanına “Dirilişin şehri” açıklaması da eklenmiş.


Fotoğraf 4: Şehy Edebali Türbesi yanındaki BİLECİK yazısı (Yücel Besim, 2018)

Parktan sonra karşıda Orhan Gazi Camii, kendisine uygun küçük ahşap saçağıyla hoş karşılıyor. Tuğla işçiliği öne çıkan yapının naif duruşu ve minarelerinin narinliği etrafındaki kara selvilerle dengeyi oluşturmuş.


Fotoğraf 5: Orhan Gazi Camii, Bilecik (Yücel Besim, 2018)

Bir solukta türbeye tırmanan merdivenlerin sonunu buluyorum. Kapıda Ertuğrul Gazi’nin “Bak Oğul” hitaplı vasiyetini okuyorum. İçeride, tabutların sarıldığı örtülerdeki Arapça yazılarla yerdeki halıların karışık desenleri gözümü yoruyor. Sessizce duruyorum kendinden geçerek dua eden kadının arkasında. Türbenin altında mezarlarından büyük olan dikililer adeta birer sanat eseri. Aralarından geçerken hem cinsimin ellerini hangi dünya