+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Yeni Mezun Bir Mimar. Aynen!

25 Aralık 2018, 16:48
  defa okundu.

Yeni Mezun Bir Mimar. Aynen!

Ben 2017 yılında diplomasını almış yeni mezun bir mimarım. Bu yazıyı mimar, iç mimar, şehir bölge planlamacı fark etmez, geleceğin tasarımcıları olacak sizler için yazdım. Eğer başka meslekten kişiler, yeni veya eski mezunlar, mimarlığı seç seçme diye öğüt veren büyüklerim, maddi kazancı iyi olan müteahhit öz dayım, felsefe doçenti küçük amcam, beli, dizi ağrısı bitmeyen ananem, üniversitede edindiğim sevgililer ve sonunda ayrıldıklarım ve hatta mimarlık fakültesindeki hocalar, mimarlık öğrencilerinin velileri, lise hocalarım, yeni adını bilmiyorum ama eskiden adı TEOG'tu ya, onun için özel ders aldığım hocam ve ÖSS sınavı için gittiğim eskiden dershane şimdiyse özel lise olan kurumun yöneticileri, yanında staj yaptığım mimar patronlar, CAD yazılımı kursları eğiticileri, yazılım ve donanım satanlar, ders çalışmayışımın en büyük sebebi çevrimiçi ve dışı bilgisayar oyunu üreticileri, adamı kanser eden tuttuğum futbol takımının başkanı ve teknik direktörü, bedelli askerliği bir ayla kaçırmama sebep olanlar, çizim ve maket malzemesine yüklüce paraları bayıldığım kırtasiyeciler ayrıca Mimarlar Odası Yöneticileri, mimarlık okulları bölüm başkanları, dekanlar hatta hatta koca koca rektörler, siz de okuyorsanız... Amenna.

Sevgili mimarlık öğrencisi, sen de benim gibi bir şekilde sıkıcı lise eğitimini tamamlayıp bir fakülteye girdin. Tahmin ettiğin gibi olmadı, fakülteye kapağı atınca tam olarak rahatlayamadın değil mi? Sebeplerini ortaya dökeriz de mezun olduğunda daha da sıkıcı ve boğucu bir ortama düşeceğini yavaş yavaş kavrıyorsun sanırım. Şimdi o kavradıklarını bir de ben açık edeyim.

Çok merak ettiğin ve bu yüzden ilk cevaplayacağım soru şu: Neden hocalar bize kızıyorlar? Ayrıca yaşları arttıkça kızgınlıkları daha da artıyor. Hoca kısmı belki daha kolay üniversite kazandığımıza, onlardan daha çok seçeneğe sahip olduğumuza kızıyorlar, belki de bu yolla pek hak etmediğimizi düşündükleri halde zahmetsizce kendilerine meslektaş olduğumuza... Yoksa onlara piyasada değer verilmediği için mi? Belki de onları sıkboğaz eden bölüm başkanına, dekana ve hatta rektöre hiçbir isteklerini kabul ettirememeleri yüzünden devamlı sinirliler ve bizim yaptığımız hiçbir şeyi beğenmiyorlar.

Üniversite yönetiminin hocalara kötü davrandıklarını, eğitim öğretim yerine para, makamı önemsediklerini söylüyorlar devamlı. Ayrıca üniversiteye akademisyen alınırken, liyakat esaslı seçim yerine torpile önem verdiklerini bazen açık açık belirtirler. Okulun fiziki şartlarını beğenmezler, şehri beğenmezler, imar ve şehircilik faaliyetlerini beğenmezler, yönetimi beğenmezler, bunda da haklıdırlar çoğunlukla. Fakat ne yazık çoğu hoca (bazılarının hakkını vermek, onları ayrı tutmak gerek) sınıfın dışına çıkınca seslerini yükseltemezler. Gazeteye yazı yazsalar, röportaj verseler, sosyal medyada yazsalar, meslekleri icabı az da olsa eleştirel olsalar, okuldan atılmaları ve başka bir okulda iş bulamamaları işten bile değildir. Eh bu durumu biz öğrenciler mi yarattık? Hayır. Yine de eleştirilerini sadece bize iletirler ve kendileri de çözümü bilmediklerinden topluca çaresiz kalırız. Sonra sanki tek suçlu bizmişiz gibi bir daha bize kızarlar. Bu nesilden mimar filan olmaz ya...

Liseye ne demeli? Sadece sınavlarda "net" yapmayı hedefleyen garip bir eğitim sisteminden çıkan biziz. Bir kere devlet okullarının çoğunda eğitim kalitesinin düşük olması kanıksanmıştır. Mecburen özel okullara gider, ailemize yıllar boyu yük oluruz. Özel ya da devlet liselerinde genelde öğrenciye araştırma becerisi doğru dürüst verilmez. Amaç "üniversiteye" hazırlanmak değil, "üniversite sınavına" hazırlanmaktır. Tek arzulanan, bizim neresi olursa olsun bir yeri kazanmamız, fakülteye kapağı atmamızdır. Sanki girdikten sonra her sorun hemen çözülüyormuş gibi.

Sınava girmeden önce ve sonra puanlar açıklanınca herkes ama herkes mesleğimizin ne olacağına karar vermeye kalkar. Örneğin mimar olmak istiyorsunuz, yeni mezunlar "okul çok zor, çok zooorrr, gezmeyi tozmayı, eğlenmeyi unut" derler. Gezip tozmak, eğlenmek bizim kuşak için önemlidir, bunu kabul ediyorum. Hemen ardından gezme tozmanın vatan hainliği olduğunu düşünen genelde meslekte 20 yılını doldurmuş abi ve ablalardan fırça geliyor. Bizim farklı bir kuşak olduğumuzu ve onlara hiç benzemediğimizi kabul etmiyorlar. Biz hayatta neyin gerekli olduğunu hiç düşündük mü? Önümüze geldi, biz de faydalandık. Birilerinin önümüze bu fırsatları çıkardığını, hatta fedakârlık yaptığını dahi bilmiyorduk. Tabii ki değerini sizler kadar bilemeyiz. Ben gittiğim özel lisede öğretmenden ne zaman şikâyet etsem annem okula geldiğinde hep benim haklı olduğumu varsaydı. Babam "Bu okulun ücreti yüksek, daha iyi bir okulu kazansaydı keşke, ben fahiş eğitim ücretlerini sorgusuz sualsiz ödemek zorunda mıyım?" deyince ayıplandı. Fakülteye girdim diye bu gerçekleri kavramam mümkün değil. Bunu kabul edin. Ben okurken de yaşarken de zorlanmak istemiyorum. Ne okuyacaksam, ne göreceksem olabildiğince az efor sarf etmeli, hiç zorlanmamalı, ekonomik şekilde kafa yormalıyım, kafam mümkünse hiç yorulmasın... Hiç endişelenmemeli hiç zorlanmamalıyım. Bilin ki bu bir yetiştirilme meselesidir. Hem "bizim çektiklerimizi çocuklarımız çekmesin diye çalışıyoruz" deyip, hem de bir fakülte kazanınca, "bu çocuklar da hiç hizaya gelemiyorlar" diye hayıflanılır mı? Biraz tutarlı olsanız iyi olur. Bu sonuç basit bir şımarıklık değil, bir sürecin doğal çıktısıdır.

Neyse, bana dediler ki "yanlış kişilerden tavsiye alıyorsun. Senin kuşağına yakın gençlerin işi gücü aylaklık, mesleği bilmiyorlar, usta bir mimarın yanına git". Oradan buradan sordurduk, bizim eniştenin yan komşusu yılların mimarıymış, gerçi genelde belediyeye ruhsat projesi çizmiş hayatı boyunca. Beni bürosunda kabul etti ama her şeyden şikayetçiydi, mensubu olduğu mesleği kötüleyip durdu ve çok keskin bir dille "sakın mimar olma" diye uyardı beni. Ailem bu tavsiyeye uymama dünden razıydı zaten.

Muhakkak sizin de ana babanız tıp doktoru olmanız konusunda ısrarcıdır. Hatta siyatiği yüzünden her daim bıçak saplanması gibi acılar (acaba kaç kere bıçak saplamışlar da bunun nasıl bir şey olduğunu biliyor) çeken ananeniz, torunu doktor çıkıp ona ömrü boyunca bakacak diye hayaller kuruyordur. Mimar olacağım dediğinizde gönül koyar. Etrafımızdakiler kendilerini düşünürken, biz hayatımızda iyi kazanacağımız rahat edeceğimiz bir meslek isteriz.

İşte bu doğal isteği kefeye koyunca diğer kefedeki Mimarlık mesleği tartıyı bir türlü eşitleyemiyor aslında. "O zaman ananı, babanı, dedeni nineni dinleyip neden tıp seçmedin" diyorsanız, öyle bir puan alamamıştım ama bir ara ek kontenjandan girme şansım bile oldu. Ülkedeki üniversitelerin boşluğunu görüyor musunuz? İş ciddiye binince tıp mezunu olmak için yıllarca okumak gerekliliği de aklıma geldi ve bu karar mizacıma uygun düşmedi. Yine mimarlığı seçmeyi düşündüm, bu sefer mesleğine âşık bir mimar buldum. Bana mimarlığı öven tavsiyeler verecekti. Verdi de: sonlanmaz şekilde maddi sıkıntı içinde ancak bir asker gibi, her daim mücadeleden, devrimden filan bahsediyor. Yok aslında bu da bana uygun değil, devamlı neden ve kime karşı mücadele edeceğimiz ve mimarinin neden bu kadar siyasi bir mesele olduğunu anlayamadım.

Artık kararsız kaldım, olayları akışına bırakınca bir şekilde bir üniversiteye hem de bir mimarlık fakültesine girmiş bulundum. Daha başından farklı bir ortamdı burası. Elişi dersleri dışında elime makas, uhu almamış, resim dersleri yerine müzik derslerini tercih etmiş (plastik flütle iki üflesem geçer not alabiliyordum) elyazım pek bir kötü ve üstüne üstlük lise ikinci sınıftaki geometri dersinden sonra elime cetvel değmemişti. Teknik resimde bir türlü istenenleri düzgün çizemiyordum. Boynum ağrımaya başlamıştı. Sonra hoca geldi "Herkes mimar olmak zorunda değil. Senden mimar olmaz" dedi. Haydaaa!

Cevaben, "Senden hoca olmuş mu peki" diyemedim. Nasıl bir kendini üstten görmeydi bu, nasıl bir zevzeklikti! Sen misin buna karar veren, seni buraya böyle kararlar veresin ve öğrenciyi meslekten soğutasın diye mi diktiler? Ne yani, ben senin bu çemkirmeni ciddiye alıp mimarlıktan vazgeçsem bilimsel bir gelişmeye yardım mı etmiş oluyorsun?

Yalnız bu aşağılanma bende tam ters etki yaptı, bana faydalı oldu. Hırslandım. İnatçıydım ama projelerden bir türlü geçemiyordum, her şeyden önce araştırma yapmayı bilmiyordum ki... Hocalar yine bizi ilgisizlikle suçluyor, internet dışında bir kaynak bulamadığımız için aşağılıyorlardı. Kütüphaneye gitmeye karar verdim, bizim fakültenin kendine ait bir kütüphanesi yoktu ki, süresiz tadilattaymış. Ben okuduğum sürece çok az açık kaldı. Merkez kütüphanesi de mimarlık alanında bomboştu. Devlet üniversitelerinin kütüphanelerine gitmek gerekiyordu ama oraları da dışarıdan gelenlere kapalıydı. Başka üniversitelerden çok fazla kişi geliyormuş, baş edemiyorlarmış.

Proje bir türlü oturmuyordu, hocaların aşağılamaları sürerken ben de çalışmamaya devam ediyordum. Bir keresinde neden çalışmadığımı soran hocaya "Tembellik hakkımı kullanıyorum" deyince çok ilgilendi, nihilizmden girdi başka felsefi kavramlardan çıktı. Lafarque gibi laflar etti. Hiçbirine uygun cevabı vermemiş olmalıyım ki heyecanlandığı şey fos çıkmış gibi hayal kırıklığına uğradı. Bense aslında hiçbir açıklamaya gerek olmayacak şekilde, hiç de felsefi yanı olmadan "tembel" olmak istiyordum. Hem Lafarqueder?

Sonra hoca çekti önüne eskiz kağıdını, kendisi şöyle böyle yoldan git, şu bölümleri kendin araştır dedi. Ben dediğini yapıp kursta öğrendiğim için AutoCAD'te çizdim, sonra bir daha düzeltti, ben temize geçtim, sonra bir daha filan... öyle öyle kendimden pek bir şey katmadan verdim projeleri geçtim.

Bazen jüriler oluyordu, kendi hocamın dediğini yapıyordum ama jüride diğer hocalar eleştirirken o kolayca aradan sıyrılıyordu. Yahu hocam, sen demedin mi şurasını şöyle yap? Kendi tavsiyelerini kendisi gömüyor, suçlu ben oluyorum! Asistanlar daha fena. Hocaların yanında ayrı, tek başına kaldığımızda ayrı konuşuyorlar.

Bir de hocaların kendi aralarında çekişmeleri var. Bazen olayları açık açık bize anlatırlar, sonra bir yorum yaptığımızda (biz de gıybet yapmayı seviyoruz :) "Sen öğrencisin, sen karışma" derler. Aslında küçük hesaplar peşinde olanlar biz değiliz galiba.

Ödevlere ne demeli? Her hoca kendi dersini mimarlığın temeli olarak görüyor. Muhakkak öyledir ama faydasız ödevler, peşinden ezbere dayalı sorularla dolu vizeler sınavlar gelir. Yahu şehircilik var, sanat tarihi, mimarlık tarihi, mukavemet, statik, yapı fiziği ya da iklimlendirme, ince yapı, eski eser restorasyon, bazen arka arkaya üst üste üzerimize geliyorlar. Bazı hocalar derste slaytı açıyor ve onu okuyor. Evet, koskoca öğretim görevlisi hayatını adadığı konuyu dersi karanlık ortamda sınıfta, slayttan birebir okuyor. Doğal olarak bizim de o derslerde uykumuz geliyor, uyuyanları tespit edip derste yoklamadan ismini siliniyor. Başkasının adına imza atanı kontrol etmek yok ama uyuyanı ya da geç kalanı sınıfın önünde azarlamak tatlı. Derste uyuyan değil uyutan suçludur bence. Hoca kendi uzmanlık alanıyla ilgili iki cümle kuramıyor ama bizden yaratıcılık istiyor ve bu sıkıcı konuları sünger gibi çekip kendi projemizle birleştirip sonuç çıkarmamızı emrediyor. Sanki o dersler mimarlık için değil, başka bir bölümün zorunlu dersi, geçilmesi gereken farklı konular gibi... Inkilap Tarihi bile ezberlenmez ya da slayttan okunmaz.

Bir de inek arkadaşlar var. Not için her şeyi yaparlar. Hatta az not almışlarsa hocayla gidip özel olarak konuşup ne gerekiyorsa onun yalanını söylerler. Ne üstün yetenekli ne de bu mesleğe gönül vermişlerdir. Çok not almaları gerekir. Eğer ben bir dersi çok sevip hasbelkader ondan yüksek almışsam çıldırır. Bir gün hocanın odasına gidip benim notumum (kendisinin değil benim) düşürülmesini talep etmiş. Hoca odasında bu arkadaşı kışkışlamış, ertesi ders günü "Sadece kendi notunuz sizi ilgilendirir, resmi olarak aldığınız nota itiraz edebilirsiniz. Ancak başkalarının notunu indirin arttırın diye bana gelmeyin" dedi.

Sonra ders notları ve ödevlerin içeriklerini saklarlar bazı sınıf arkadaşları. Şaşırmayın, gerçekten saklarlar, çok hırslıdırlar. Bir gün birine sordum "şu derste neler isteniyor ödev olarak, derse katılmadım o gün" diye. "Gelseydin, ben sana söyleyip de kendime rakip yaratamam" dedi. "Sen neyin kafasını yaşıyorsun" dediğimde herkesin onun başarısını kıskandığından şikayetçi oldu. Ben de "2019 yılı besi hayvanları için otlak ve mera metrekare kullanım fiyatlarını, resmi gazeteden bakabilirim sana ihtiyacım yok" şeklinde anlaşılması zor bir ironi yaptım. Anlamadı.

Ben kendi keyfime bakmalıyım, onunla mı uğraşacağım. Üniversitenin önünde vale var. Bir kere dayımın Passat'ına el koydum, kız arkadaşımı evinden aldım, üniversiteye geldik, park yeri arıyorum, park edip üniversiteye gireceğiz. Arabanın klima ayarını defalarca değiştiren sonra hızını alamayıp radyo istasyonlarını kurcalayan, ön koltuğa kurulmuş sadece 17 gün kız arkadaşım olacak hatun kişi "valeye versene aşkım" deyiverdi. Kız için de önemli belli ki vale hizmeti alacak kadar zengin olmam. Mecburen dediğini yaptım, vale teslim noktasına nazır kafede oturan aynı kafadaki kız arkadaşlarına nispet yapar bir havayla arabadan indi. Benim harçlığın büyük bölümü ilim irfan yuvasının kapısında çalışmasına izin verdiği bu gereksiz hizmete gitti. Dayıma söyleyemedim, harçlık istediğimi zannederdi, felsefe doçenti amcama anlattım, hiç düşünmeden "o kızı hemen bırak ve kendine gel" diye beni sertçe uyardı. Ona göre önünde vale hizmeti olan üniversiteden hayır gelmezmiş.

Mezun olduğum üniversitenin rektörü neredeyse her hafta televizyondaki açık oturumlarda iktidar lehine siyasi görüş bildirirdi. Fakat biliyorduk ki hocalar bir sorunu çözmek için onunla görüşmek istediklerinde hiç ilgilenmezdi. Sekreteri "kesin size geri döneceğiz" dese bile... Biz diğer fakültelerle birlikte tüm eğitimimizi depreme dayanıklılığı tartışmalı kat otoparkından devşirme bir binada gördük. Mimarlık bölümü kadrolu hocaların odası, eskiden arabaların katlara inip çıkmalarını sağlayan rampa üzerindeydi. Bildiğin %20 eğimli döner rampa. Allahtan demir doğrama üzerine OSB kaplama ile zemini düzeltmişler. Yoksa düşünsenize, tekerlekli ofis sandalyesine otursalar eğer masaya kendilerini bağlamazlarsa bir boş anlarında hepsi en alt kota toplanırlardı! Tüm mimarlık bölümü için ayrılan yer, 7-8 metrelik uzunluğu ve genişliği 2.50 olan yay şeklinde bir mekândı. Bölüm başkanının odası yoktu, yani önemli bir konu konuşmak için özel bir mekân bulamazdınız. Çoğu proje dersimizi ikinci bodrum katta penceresiz havalandırması olmayan bir stüdyoda yapardık. Birinci bodrumda yemekhane olduğundan bazen ortalığı koku basardı. Yan tarafta mescit olduğundan Cuma günleri koridorda çınlanan ezan sesiyle kapıdan çıkarken bırakılmış ayakkabı yığınına basmadan koridordan geçmemiz gerekirdi. Kampüs içindeki ortak mekânlarda orta yaş üstü teyzelerin salon takımı gibi süslü varaklı, garip lake koltuklar ve masalar görürdük. Mütevelli heyeti başkanının batan bir hastanesi varmış, onun koltuklarıymış. Kendisi kış günü beyaz pantolon ve beyaz deri ayakkabılarla okulun her tarafında herkese gülücük dağıtırdı.

Evet, bu dersliklerde, bu koltuklarla bizden iyi mekân tasarlamamızı isterler. Hocalar devamlı fırça atar durur. Biz çizdiğimiz mekânı tahayyül edemeyiz ki, "kesit böyle mi çizilir" diyen hocalar bizden mimar filan olmayacağını beyan ederler ama kimse de sormaz ki bize kesit çizmeyi öğreten oldu mu hiç? Kendi kendimize öğrenebilsek onlara ihtiyaç kalmayacak. Şükretsinler ki bizler tembellik hakkımızı korumak gibi kutsal bir amaç için didinip uğraşıyoruz.

Onların zamanında öğrencilik böyle miymiş, çizmek için cetvel, kalem, kâğıt dahi bulamazlarmış. Şimdi bilgisayar varmış...mış. Biz çok şanslıymışmışız.

Pek değiliz aslında: Bir kere o bilgisayardan herkeste var. Kullanmamız yasak. Schöller marka kâğıt isterler, çıktıları fotoblok üzerine getirmeyene kızarlar, çok pahalı kırtasiye malzemesi isterler, bilgisayar kullanırsak kızarlar. Onlara para yetiştirmek de büyük dert. Sadece kaliteli malzeme kullanmak da olmaz, o malzemeye gereği gibi davranmak gerekir. Yine de yaranamayız.

Bir de hocalar konuşmamıza takmışlar. Çok "kanka, kanki, kankito" diyormuşuz. İnanmadım saydım, gün içinde 127 kez kanka demişim. Çokmuş gerçekten de düzelteceğim inşallah. Bak harbiden yapacağım, kanka!

Bir hoca da taktı "aynen" lafına. Bizim için "evet, tamam, olur, uygun, yaparım, yapacağım, doğru, gelirim, giderim..." ve bunlar gibi tüm olumlu kelimeler için "aynen" kelimesini kullanmak doğru ve moda olanı. Dil tembelliğiymiş, pöh. Bir şey diyecektim ama üşendim şimdi.

Maket yaptırmakta, projede sağdan soldan biraz yardım almakta ne gibi bir yanlış olabilir ki? İşsiz bir sürü yapı teknikeri var. Onlar öğrenci projeleri çizebiliyorlar, ben paramla onlara iş imkânı sağlıyorum, mezun olduğumda da aynı adamı çalıştırabilecek durumdayım belki. Amcama çaktırmadan, dayımın iş yerinde çalışan, yeni çocuğu olmuş ve paraya çok ihtiyacı olan bir abiye yapı projemi çizdirdim. Hoca yine beğenmedi ama durumu çakozlamadı; ben de dersten geçince herkes kazanmış olmadı mı? Tekniker bebeğine zıbın alıyor, dayım yeğenine koltuk çıkıyor, hoca daha az sinirleniyor ve ben de mezun oluyorum, diplomam oluyor, ülke bir mimar daha kazanıyor, annem babam iktidardaki partiye "yiyorlar ama çalışıyorlar. Bak liseyi bitiremez denen oğlan, mimar çıktı" diye sözde istemeye istemeye oy veriyorlar. Ne var ki bunda, win-win işte. Kazı kazan...

Bazı üniversitelerde mezuniyete kadar, bazılarında üçüncü sınıfa kadar, bazılarında ise ikinci sınıfa kadar bilgisayar ile tasarlamak çizmek yasaktır. Neden? Bazı hocaların bilgisayarla üretmeyi küçümsemeleri hiç bilgisayar bilmemelerinden kaynaklanıyor olamaz mı? Yok efendim, eskiz çizmek düşünme şekliymiş. Anladık ve onun için pek kullanmasam da rulo eskiz kâğıdı aldım ve bir de kalın portmin kalemim var. Fakat bunlara sahip olunca eskiz çıkmıyormuş. O zaman bırakı eskiz çizmeyelim. Alın dediler aldık, eskiz malzemeleri bir kenarda duruyor işte.

Başka bir mesele de staj yapacak yerin bulunmasıdır. Dayım yine imdada yetişir ve "Naylon bir tane ayarlarım" der. Bense amcamın gazına gelir, "Gerçek bir tasarımcı mimarın yanında iş öğreneceğim" deyince, işvereni olduğu bir mimari büroya beni sokar. Diğer stajyerler genelde ozalitçiye, belediye ruhsat işini takibe ve hatta patronun karısının elbiselerini kuru temizlemeciden almaya gönderildiği halde ben orada da torpilliyimdir. Büroda çizim yaparım, genelde çizdiklerimi TOKİ tipi konutlardır. İmar mevzuatı değiştiği için, eski mevzuattaki haklarını kaybetmemek telaşıyla müteahhitler çıldırmışçasına iş buyururlar. Ay sonu geldiğinde maaş almak gibi bir hülya ile dolup taşarım ama verilmez bir şey. "İşi öğreniyormuşum, bundan daha iyi maaş mı olurmuş?" SGK primini zaten devlet ödüyor, bari öğle yemeklerini verselermiş diye içimden geçiririm. Dayıma gider, durumu anlatırım, "Sana boşuna stajı naylon halledelim dedim, sen inat ettin." deyip konuyu kapatır.

Mimarlar Odası'na gidersin, öğrenci inisiyatifi filan vardır ama orada da mimarlık mesleğiyle ilgili ve tabii mezun olduktan sonra iş bulma konularında ve tabii maaşlı mimarlar için destek pek yoktur. Etkinliklere katıl, etkinlikte görev al. Tamam anladık, sonra? Sonrası yok. Onlar için önemli konu, oda yönetiminin "dincilerin" eline geçmemesidir. 30 yıldır aynı gruptan, genelde aynı kişilerden oluşan yönetim, iktidarı kaybetmemek için seçim zamanları öyle bir cevvalleşir ki sormayın.

Mezun oldum, iş yok. Dayımın da durumu fenalaştı, ekonomik durgunluk sonrası geri dönen çekler yüzünden şirkete bile nadir gelmeye başladı. Lüks konutlar elde kaldı, yaprak kıpırdamıyor. Konkordato ilan etti edecek. Amcam, "Ne olur ne olmaz, o şirkette durma, evde kalman daha hayırlı" demeye başladı. Ben de yüksek lisans yapmaya karar verdim. Babam ve annem anaokulundan beri eğitimime çuval dolusu para verdiklerini ve bir de yüksek lisans için vakıf üniversitesine para ayıramayacaklarını söylediler. Burs bulmam gerekiyordu ama benim daha bir portfolyom dahi yoktu. ALES'te çok düşük not almıştım, dil puanım da iyi değildi. Puan yükseltmek için kurs bakındım ama bulamadım. Yine de babam, parti il teşkilatına daha sık gitmeye başladı, belki bir burs bulabilirmiş benim için. Evde bilgisayar oyunları oynamaya devam ediyorum ama boş değilim, üreticiyim. Oyunlarla ilgili bir Youtube kanalı açtım. Dediklerine göre oradan para çok çok çok kazanılıyormuş. Fakat bir türlü gerekli abone sayısına ulaşamadığım için para kazanamaya başlayamadım. Böyle giderse Youtuberlığın da peşini bıraktım bırakacağım.

Pek bir olumsuz yazdım, farkındayım. Nasıl üşenmedim, hayret. Bu yazıyla linç edilme ihtimalim dahi var. Fakat yine de canın sıkılmasın. Bütün bunların mizansen olduğunu bilmeni isterim. Örneğin, mezun olduğum üniversite İstanbul'un ortasında Metrobüs yolundan görünen bir bina değildir. Zaten yukarıda anlatılan her şey Patogonya'da geçiyor. Patagonyalı gençleri uyarmak istedim ama sadece Türkçe bilebildiğimden uyarılarımı Türkçe yazdım. Kimse üzerine alınmasın, bunlar ülkemizdeki mimarlık eğitimi ve sonrasında mimarlık meslek pratiği detayları değil. Rahat olun.

Haa, unutmadan, kankalar videomu beğenmeyi ve abone olmayı unutmayın! Aynen.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
Korhan Günsor / 19 Temmuz 2019, 15:29
Çok iyi yazı, mimarlık zaten 4 yılda üniversitede müniversitede öğrenilecek bir şey değil ki eğitimin geldiği durum da ortada zaten. İş hayatında pratikle tecrübeyle öğrenilen bir şey çünkü yaşamı form haline getiriyorsunuz. Lakin yurdumuzdaki mimari iş hayatı özel olsun devlet olsun nitelik ve nicelik olarak çok düşük. Yaşlılar iş imkanlarını düzelteceklerine, daha ne gençleri okuldaki 10 tande dandirik ödevle angaryayla eziyorlar, eliyorlar? Yaşlılar iş imkanlarını düzeltemiyorlar çünkü kendi çocuklarının okul masraflarını zaten en büyük yük olarak görüyorlar. Ya okullara bütün varlığınızı masraf etmeyin okullar hiç bi işe yaramaz iş imkanı yoksa...
 
Enver Baş / 9 Temmuz 2019, 11:21
Bende mimarlık okuyorum hala sürecin içerisindeyim. Çevremdeki insanlarda ondan bundan keyif almadan sürekli şikayet ediyorlar ama kimse sürekli mücadele edip keyif almaya çalışmıyor. Sanki zorundaymışta yapmaktan şu olmadı bu olmadı, bana öğretmedi- demedi diye sürekli bir kulp buluyor. O zaman şikayet etmeyeceğiniz bir yola, tüm sorumlulukları göğüsleyerek girin ya da boş boş şikayet etmeye devam edin. Hem de tüm hayatınız boyunca. Sorunları çözüp mücadele etmek yerine ağlayıp duranlar, güzel yıkık bir ömür.
 
OnoPko / 9 Haziran 2019, 11:00
Ben şimdi ne okudum ki?
 
mavi / 6 Haziran 2019, 18:47
Her yazı eleştiri yapmak zorunda değil ki. 'Başarılı' olmak zorunda da değil. Burada ucundan yakalanıp takip edilebilecek çok konu var, aktif bir topluluk olsaydı başka yazıların yazılmasına vesile olabilirdi. Yazan kişi okuduğu bölümle ilgili yaşadıklarını ve gözlemlerini anlatmış yalnızca. Zaten daha fazlasını da vaat etmiyor. Başka bir şey olmaya çalışmıyor. Yazabilmek değil önemli olan, yazmayı seçmek.
 
Resat Can Onur / 6 Haziran 2019, 16:28
neyi eleştirdiği belli olmayan, ortasında bıraktığım çok sıkıcı bir yazı olmuş.
 
ali sancak / 2 Haziran 2019, 11:13
İleride mimarlığı tercihe etmeyi düşünen gençlere sesleniyorum; işsizlikten intiharı dahi düşünecek bir noktada bulabilirsiniz.Hobi olarak okuyacaksanız okuyabilirsiniz.Fakat meslek sahibi olucam, bu meslekten hayatımı idame ettirecem diyorsanız sakın ola ki okumayın ,gelmeyin ,önünden bile geçmeyin.

Mimarların çoğu işsiz.2017 mezunuyum bende devlette teknik bir üniversiteden mezun oldum.Sınıfım 100 öğrenciyse 20 tanesi işe girebilmiştir.Bunlardan 10 u siyasette tanıdığı olanlar belediye sözleşmeli girenler diğer 10 u ise akrabası veya tesadüf eseri asgari ücretle iş bulanlar,bunlar şanslı kesim.Diğer kesim ise kpss çalışıp dururlar fakat senede atama sayısı 80 i geçmez 91.35 alan arkadaşım halen atama bekliyor.Piyasada tecrübeli tecrübesiz herkes kpss hazırlanıyor şuanda.Sınava girip hazırlanan yüzbinlerce mimar arasından(her sene 10 bin işsiz mezun oluyor mimar olarak) ilk 50 ye girmek hedefi herkesin.Piyango yani.Yakın zamanda mimarlar,bekçi olmak için birbiriyle yarışacaklar.

Herhangi bir mühendislik yazın, kaptanlık yazın ataması olan bir bölüm yazın tabi eğer güvenlik ve sağlık dışında bi kadro kaldıysa özel sektörde doyuma çoktan ulaştı.Devlette veya özelde bir açığı olan olabilecek bir bölüm yazın.

Şimdi arkadaşlar geliştirir ya da kendini geliştirsen böyle olmazdı diyen tiplere sesleniyorum.Hep sınıf birincisiydim.Fen Lisesi mezunuyum.Polis koleji,harp okulunu hepsini kazanmıştım.fakat doktor olacam dedim.Tıpı 3 soruyla kaçırıdım.Diş hekimliği düşünmedim ah salak kafam.İyi bir devlet üniversitesinden 4 senede mezun oldum.Mesleğimle alakalı bilmediğim program yok hepsine iyi derece hakimim.İnsan ilişkilerim gayet iyi ingilizcem var.Fakat iş yok kendini istediğin kadar geliştir istersen mimarlığın elon musk'ı ol türkiyede işsizler ordusuna katılacaksın.Sakın ola yazma,okuma,okutturma bir gencimizde benim gibi intiharın eşiğinde sürüklenmesin.A101de lise mezunları 21 yaşındaki müdürlerin egolarının eline düşürmesin.
 
Hasan Balcı / 27 Aralık 2018, 09:02
Herkesi, suçluyu da kurbanı da eşit şekilde haksız gösteren bu gibi yazilar, mimarlık mesleğinin katastrofik durumunun iyilestirilmesinde hic bir katkisi olmaz. Sorunlari, nedenlerini vs net olarak tanimlamak lazim. Mimarlik egitimi yetersiz mi? neden yetersiz? sorumlular kimler? Okul ve mezun sayisi fazla mi? neden fazla acaba? Yetersiz egitim verdikleri halde neden bazi ogretim elemanlar ayni anda 2-3 yerde egitim verebiliyor? buna ilgili kurumlar neden izin veriyor? vs gibi.
 
İlgili Şahıs / 26 Aralık 2018, 19:22
Yok arkadaş bu kadar da pişkinlik olmaz. Tembellik hakkıymış. Hiçbir şey hiçbir fayda hiçbir değişiklik için hiçbir çaba göstermek zorunda değilsin belki. Ama kalkıp da neyin ne olduğunu anlamaya bile çaba göstermeden "nedir yani, niye sanki, pöh" gibi pişkin tavırlarla bir de bunu pazarlayamazsın.
 
Suna Öztürk / 26 Aralık 2018, 12:38
Merhaba hepimiz bu süreci yasıyoruz yapılacak bir şey yok malesef. Arz talepmeselesi herşey. Sektör yüzde 20 performansla yürüyor böylece işsizlik oluştu. Kimse hastalanmasa doktorlar da ıssız kalırdı.bizler de inşaat azalınca iş azaldı sonucunu da yasıyoruz
 
eleştirici kişi / 25 Aralık 2018, 21:14
niye yazdınız ki bu yazıyı? neyi eleştirdiğiniz belli değil. mizansen yapıyorum diyorsunuz, böyle yapılmaz o. ya dünyanın en kafası karışık şahsiyeti yazdı bu yazıyı ya da daha ne savunduğunu bilmeyen birisiniz. kusura bakmayınız, piyasa mimarı olacak gençleri eleştirmek belki gerekliyse de böyle yukarıdan yukarıdan bakan, zeka parıltısı da pek barındırmayan klişe eleştirilerle hiçbir yere varamazsınız. gençler araştırmıyormuş, tembelmiş, hazırcıymış. sizin bu yazıya gösterdiğiniz özenden anlıyorum, siz de öyle bir gençtiniz. acayip sinirlendim görüyor musunuz.
 
 
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Görüşler