+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

Bir Yapı Hikayesi

27 Mart 2012, 15:00
  defa okundu.

Her yapının bir hikayesi vardır. Merkez Bankası Bursa yeni şubesinin de kendine has, hatta mimarlarının hayatını değiştiren bir hikayesi var.

Belki bina şöyle şöyle tasarlandı diye anlatmaktansa bu hikayeyi anlatmak, daha farklı bir süreci aktarmak, başka bakışlar sunabilir.

Hikayesine gelince:

Ben Bursa Uludağ Üniversitesi'nde okudum Bursa'yı iyi bilirim. Kendine has bir büyüklüğü büyüsü vardır. Güzel eskimiş bir şehirdir, insana kendini iyi hissettirir. Çarşamba'dan Altıparmak'a yürürken, oradan Heykel'e geçerken... Hele Ulu Cami önündeki meydandan, Kozahan'a oradan Kapalı Çarşı'ya...

Eski Merkez Bankası binası da Heykel'e çıkan yol üzerinde bitişik nizam bir grup yapının arasında yer alır. Şevki Vanlı'nın 1965'te yaptığı tasarımdır. Zaten o dönemde Ulusal Mimarlık Ödülü'nü de almıştır. Çok alımlı ince bir estetik ürünüdür. Birazda serttir tabii banka neticesinde. Öğrencilik hayatımda oraya yakın yerlerde yaşadığım için önünden geçip giderdim, dikkatimi çekerdi.

Bitirme projemi Bursa'da İzmir-Ankara yolu üzerinde Nilüfer Çayı kenarında yaptım. Konu bir kültür sanat bilim merkezi idi. Şimdi bakınca ne fiyakalı proje konusuymuş diyorum. Kendi başına alana oturmuş bir şekilde konumunu boşlukta sabitlemeye çalışan, dışarıdan monolit, içerde delinen açılan bir prizmaydı tasarım. Bitirme projesi jürisinde Mehmet Konuralp "çok cüretkar bir apartman yapmışsın sen" dedi. Projeyi savunmuştum. İhsan Bilgin ve Han Tümertekin de bana destek olmuştu. Genelde olumlu görüşler almıştım. Sonra o tasarım Archiprix Ulusal Bitirme Projesi Yarışması'nda üçüncülük ödülü aldı. Aslında iyi bir sonuçtu ama ben sonuçtan çok jüride yer alan Emre Arolat'ın bir yandan mimari düzey ve görüşünü öven diğer yandan da moda bir yapı yapmakla neredeyse suçlayan raporuna bozulmuştum...

Ödül töreninde "olsun yine de en şık proje seninki" demişti gülerek...

Okuldan sonra hem çalışmak hem de yüksek lisans yapmak için Viyana'ya gittim. İlk zamanlar alışmak, bilmediğiniz bir yerde tek başınıza ayakta kalmaya çalışmak zordu. Ama fazla uzun sürmedi, alıştım. Hatta okul ve ofis dışında akşamları hafta sonları İstanbul'dan Süleyman (Akkaş), Bursa'dan Ahmet (Çorapçıoğlu) ile birlikte ulusal yarışmalara katılmaya başladık. Girdiğimiz yarışmalarda genelde mansiyon, satınalma alıyorduk, bizi cesaretlendirdi... Sonra başka ekiplerle, başka başka insanlarla tasarım yapmanın ne kadar farklı deneyimler sunabildiğini o dönem, o süreçte keşfettim.

Ofiste (Atelier Stelzhammer ) de yoğun bir çalışma temposu içindeydik. Walter (Stelzhammer) ile çok keyifli projeler yapılıyordu. Onların içinde mimarlık dolu bir ortamda olmak benim için çok keyifliydi. Orada geçirdiğim 4 senelik zaman diliminde Walter ile çok yakın çalışma fırsatı buldum ve onda gördüğüm mimari derinliğin beni nasıl içine çektiğine inanamadım. Mimarlık ile ilgili algılarımın ve anlayış biçimimin nasıl alaşağı olduğunu ve yeniden dönüştüğünü algılayamadım bile. Hala keşke daha uzun kalabilseydim diye hayıflanırım... Mimarlık mutlu edebiliyordu...

Ofis 10 kadar mimardan oluşuyordu 2 de Türk vardı biri ben diğeri Didem (Durakbaşa). O dönemde Didem ile bazı yarışma projeleri yapmaya başladık, çok keyifliydi. Okul, ofis, ayrıca yarışmalar... Belki biraz fazlaydı ama gençtik neticesinde duramıyorduk... Bu yarışmalardan bir tanesi de Merkez Bankası Bursa Şubesi idi, aynı dönemde Deniz Müzesi Yarışması da açılmıştı. Ben Bursa'yı çok iyi tanıyordum, hem bitirme projeme çok yakın bir alanda idi... Yarışma arazisi aynı yol üzerinde2 km mesafedeydi... Jüride Emre Arolat da vardı! İyi bir proje çıkarabilirsek bunun jürinin gözünden kaçmayacağını düşündürdü bize... Didem ile oturduk, bunu yapalım dedik. Walter de bize projede danışmanlık yaptı, zaman zaman kritik alıyorduk. İyi geliyordu tabii yine Didem ile bildiğimizi okuyorduk. Sadece danışmanlık değil Walter o dönem bize sponsorluk da yaptı . Profesyonel bir maket yaptırmaya gücümüz yetmemişti. Masrafların bir bölümünü üstlendi, baskıları ofiste almamızı sağladı...

Aslında her yarışma gibiydi... Sabahlara kadar çizimler, görseller maketler, raporlar... Didem ile iyi bir iş çıkardığımızı düşünmüştük. O anda, o teslimi yaparken bu sürecin hayatlarımızı değiştirebileceğinin hiç farkında değildik. Akıllarda sadece mimarlık yapmak vardı...

Ve o telefon çaldı, 1. Ödül'ü kazanmıştık. Biraz da kıl payı, boyun farkıyla 3-2 oy çokluğuyla kazanmıştık... Didem'i Emre Arolat aramıştı, o da bana haber vermişti. Bu telefonu toplam 6 kez aldım ama hiçbiri Didem'in beni araması ile aynı değildi... O çok başkaydı.

Benim o dönemde Oda kaydım yoktu yardımcı olarak yazılmıştım, zaten çok da önemli değildi. Önemli olan binayı yapacak oluşumuzdu.

Tabii zarftan çok genç bir ekip çıkınca banka yetkilileri ve jüri biraz da tedirgin olmuştu. Raporda yapıdaki bazı iyileştirmelere dikkat çekiliyordu. Ama yapının mimari dili 3. boyutta kurduğu boşluk doluluk ilişkisi, iç mekanlarda dışarıdan bütün algısı olan 3 boyutlu gridin eksilerek oluşturduğu hacim ve ışık etkisi , kütle kompozisyonu da övülüyordu. Özünde bitirme projeme çok yakın bir projeydi, sadece bizim tasarım Şevki Vanlı'nın banka binası gibi biraz çakır sertti.

Ödül töreninden 3-4 gün önce Ankara'ya gittik. Yapının temel kararlarına dokunmadan Didem ile işlev şemalarını yeniledik. Yapı çok esnekti, çok da kolay oldu. İdare sonuçtan memnundu bize yapıyı yapmak istediklerini söylediler. Viyana'da devam eden bir hayatımız vardı bir yarışma kazanmıştık. Ve işveren yapıyı yapmak istiyordu, üstelik o işveren Merkez Bankası idi. Bir karar vermemiz gerekiyordu. Didem ile kafa kafaya verdik ve bu işi yapalım dedik. Bir yarışmada kaç kez birinci olabilirdik ki? Yaşantımız boyunca bu şansı kaç kez yakalayabilirdik?

Ve nihayetinde, bir yarışma ile hayatımız değişti. İstanbul'da Didem ile Denge Mimarlık bünyesinde 5 sene sürecek ortaklığımız başladı. O dönemde her ofis gibi zor zamanlar geçirdik. Bazen geldiğimize pişman olduk ama sıkıntılı zamanlarımızda bu hikayeyi hatırladık ve mimarlıkla mutlu olduk. Denge Mimarlık ile projeyi tamamladık. Yüzlerce pafta, yüzlerce detay... Çok keyifliydi. Biraz da acemiydik tabii projede geç kaldık ve güzel de bir ceza yedik.

Yapılarda biraz insanlar gibidir. Kimisi biraz utangaç, kimisi cüretkar, kimisi teşhirci, kimi mütevazi, mazbut, bazısı geveze, otoriter... Bir Banka yetkilisi bizim bankayı "kötü zırhlanmış kruvazöre" benzetmişti, çok gülmüştük... Bizimkisi de böyle bir şeydi, azıcık içine kapanık, biraz baba gibi mağrur, mükemmel değil, azıcık aksak her duygusunu göstermez ama onun içinde biraz vakit geçirince gözlerinden, duruşundan olup biteni hissedersiniz.

Biz projeyi yaptık yapı uzun ve sıkıntılı bir süreçle inşa edildi. Müteahitler iflas etti... Araya bir kriz girdi ve yapı 2011 sonunda nihayet tamamlandı ve açıldı.

Bizim ufak hayatlarımızı değiştiren yapının ufak öyküsü böyle. Bizi değiştiren ve peşi sıra Türkiye'ye sürükleyen mimarlığın içine çeken yapı işte buydu. İnşa edilmişti , önümüzde öylece duruyordu...

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
Hüseyin Altaş / 21 Şubat 2013, 15:14
inanılmaz güzel bir hikaye. mimarların tekniker olarak görüldüğü bir mimarlık dünyasından genç mimarlara ışık olacak , umut verecek, cesaretlendirecek bir yazı. sayın ömer selçuk baz'a bu güzel hikayesini bizimle paylaştığı binlerce kez teşekkürler. umarım nice böyle güzel hikayeleri olur mimarlarımızın..
 
Azmi Açıkdil / 31 Mart 2012, 19:40
İnsan hayatıda bir hikaye değil mi? Bir varmış bir yokmuş gibi masal değil mi? Tesadüfler, gösterilen yaratilan fırsatlar, cesaret ile ve o güne kadar farkında olmadan yaptıklarımızın Allah tarafindan ödüllendirilmesi ile buluşturulduğunda hikayenin seyri değişmiyor mu? Mucize diyoruz, aslında insanın kendisi mucize değil mi?

Kendi kaderimizi, hayatımızın farklı yönleri yaşantıları ve degerlendirmeleri ile çizerken hayatımızın hikayemizin bir parçası olan mimarlığımız ile binalarında kaderini çiziyoruz. Onlara ruh verirken karakterini de tayin ediyoruz: Mütevaziliği öne çıktığında gururu, mazbutlugunun yanında sakinliği, cesareti ile cüretkar duruşu, utangaçlığının masumiyetini, basit ama o kadar da hayranlıkla baktığımız güzelliğini gösteriyor, karakterine yansıtıyoruz.

Kullanıcılarının hayatlarına, önünden gecen insanlara, sokağa, semte, kente kazandırdığımız binayı aslında dünyaya getiriyoruz. O kadar ki dünyaya kazandırdığımız bu binanın esasında eserin demek doğru olur bu eserin ömrünü de biçiyoruz.

Genç meslektaşımı bu anlamda kutluyor bu gayreti, özverisi, çalışkanlığı, mimarlığa olan aşkından dolayı ruhu, karakteri ve ömrü olan binalar yapması için yolunun açık olmasını diliyorum.
 
 

30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Görüşler