Akbank Fındıklı Yapısı Otele Dönüştürülecektir, “Hocanın Akademisi” ise Konuya İlgisizdir

Şimdilerde Sedad Hakkı Eldem'in mirasını korumak bana düşüyor; "öğrencisiyim, onun atölyesinin mirasçısıyım" filan diye kasılanlardan ses gelmediğine göre.

Sedad Hakkı Eldem’in dostu Mehmet Ali Handan tarafından 1970’lerde çizilmiş portreleri (Haydar Karabey Arşivi)

Sedad Hakkı Eldem’in yaptığı Fındıklı Akbank (1966-1968) yapısı satılmış. Alanlar otel yapacakmış. Kimin sattığı belli, alanı da meraklısı araştırır bulur. Yapıyı satın alıp otele dönüştüreceği söylenen şirketi, magazin medyasına emanet edip kendi konumuza dönelim.

“Bu şehirde (ve elbette kıyılarımızda, neredeyse tüm doğal değerlerimizde) turizme teslim etmediğimiz, otel yapmadığımız-yapamayacağımız neresi kaldı acaba?” diye sormadan edemiyorum. Turizm denen bu belaya daha hangi özgün, kendimize ait, özel varlığımızı, kültürümüzü teslim edeceğiz? Satılacak hangi kültür varlığımız kaldı döviz uğruna? Hadi daha “anlayışlı” biçimde düşünelim: Elbette, değerli konumlardaki değerli yapılar sıkça işlev değiştirebilir. Ama büyük bir özen ile uzlaşma ile şeffaflık ile. Biz ise yalnızca sürprizler hakkında, dedikodular düzeyinde konuşabiliyoruz.

Bilindiği gibi, Eldem’in Maçka, Taşlık Kahvesi de bir otel yatırımı sürecinde yıkılmış, ölçeği ve yeri değiştirilerek garip bir biçimde yeniden inşa edilmiştir.

Akbank yapısı ise, Eldem’in, Hilton (ki tartışmalı bir telif konusudur, son dönemde bir yatırımcı grup tarafından satın alınmıştır. Her an hiper lüks bir rezidans bölgesine dönüştürülebilir), İstanbul Üniversitesi, Atatürk Kitaplığı ve Zeyrek SSK binaları gibi, az sayıda değerli yapılarındandır.

Diğerleri ise biliyoruz, farklı gerekçeler, yaptırımlar ve özneler tarafından korunan Yalılar ve Büyükelçilik yapılarıdır ve muhtemelen bir süre daha varlıklarını sürdürebileceklerdir.

Bunlar arasında, özellikle Akbank yapısının özgün ve modernist mimari kimliği ile diğer SHE yapılarından epeyce farklılaştığını iddia etmek yanlış olmaz.
Acaba otele dönüştürülmeyi bekleyen bu yapı, örneğin bir kampanya ile bir kültür yapısına dönüşemez miydi?

Örneğin MSGSÜ’den (AKADEMİ’den) bu yapıya değeri ve elbette hemen yanı başındaki konumu nedeniyle erkenden sahip çıkılıp, bir rica (kampanya-pazarlık-yalvarış-yakarış?) ile sahibi olan Sabancı grubundan alınmasını düşünmek ve gerçek bir kültür ve tasarım merkezine dönüştürülmesini beklemek safdillik mi olurdu?

Bu konularla ilgilenmesi gereken ve kurucusu olduğu Rölöve, Restorasyon, Koruma bilim dalı yanısıra Mimarlık Tarihi diye adlandırılan bir bilim dalı da vardır SHE’nin “Akademisi’nde”.

Buralardaki ekipler tarafından nedense görmezden gelinen bir durumdur yakın geçmişimizin mimari kültürel mirasına yapılan edilenler.

Bu sessizliğin ilgisizlikten mi, egemenlerin korkusundan mı, kasıtlı bir inkârdan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllardır süregelen bir kıskançlığın sonucu mu olduğu tartışılmalıdır.

Neyse, ben size bu yapıyla ilgili kendi “hikâyemi” anlatayım:


“Akademi”de ilk yılım. (1968)
Dönemin Sanat ve Mimarlık Tanrıları(*) etrafımızda dolanıyorlar.
Hocalar dehşet saçıyorlar, onların her biri birer Zeus’tur.
Ama çok tarihi, çok güçlü, çok başarılı, çok kişilikli, çok özellerdir.
Hepsini kabul ederim.
Baş edeceğiz.
Bizler küçük adamlarız onların önünde, ama hepimiz 68’liyiz.

“Hocam” dedin mi şimdiki gibi değil, bir duracaksın.
Kimileri rol modelidir, kimileri nefret odağı.
İsimleri gerekmez.
Şu seramik fırında balık pişirmiş öğrencileri ile şarap eşliğinde yemiş,
Bu şezlongu atıp, elinde rakısı, kıyıda güneşlenip sonra rıhtımdan denize girmiş,
Diğeri önüne gelen öğrenci ödevlerini beğenmeyip camdan dışarı atmış,
Beriki Akademi’nin en kısa etekli, en güzel kızı ile evlenmiş…
Vay vay.

Her zaman böyle birileri olmalıdır yaşamınızda.
Onlar bu hal ve tavırları kendileri için mi, bizler için mi takınıyorlardı, hala anlayamadım. Bilen varsa anlatsın.

Ve SHE!
Kendisi hakkında sayısız efsane dinlemiş olmakla birlikte bir miktar sakınarak uzak durmaya çalışıyordum öğrenciliğimde. Buralar tekin değildir.

Bir “mega ego” ile karşılaşmaya hazır olmayan bir “mini ego” olarak ben de kendimi elbette korumalıydım.
Utarit İzgi zekâma, Orhan Şahinler mezhebime, Muammer Onat espri anlayışıma daha uygunken SHE’nin zaten o güne dek, ailemdeki kasmalar nedeniyle bezmiş olduğum aristokratik duruşundan, kendini beğenmiş ve tepeden bakışından kendimi sakınabilirdim belki.
Uzak durmalıydım.

Ve ama bir sabah erkenden onu gördüm, çok yakından, Akademi önünde kaldırımda:
Şimdi “üzerinde bir ışıkla, bir aura ile göründü bana” desem, çocukluğuma vereceksiniz eminim.
Krem rengi keten bir takım elbise, ak arslan saçları, hafif eğik bir bakışı, hasır panama şapkası, bej espadrilleri var.
Benim kılığım ise dönemin ucuz bir hippi öykünmesi; süet pantolon, sandalet filan, mimarlığın biraz da bohemlik olduğu düşüncesini henüz atlatamamışım.
Ama işte adam olmak için daha çok yolumuz var.

“Tanrı” sokakta yürüyor.
Sırım gibi denir ya, belki çocukluğumun bahçelerindeki Arnavut bahçıvan kadar dik duruşlu ve uzun boyludur.
Fındıklı’da Akademi’den ileriye doğru yürüyor.
Gözleri bir noktaya kilitlidir.
Baktığı yer Fındıklı Akbank inşaatıdır.

Sonra bir şey daha fark ettim: Devasa bir Amerikan arabası, markasını bilemem, üstü karamel, altı krem rengi.
Şoförü kaldırıma paralel, ağır bir hızla onu -şefini izliyor.
Kaş çatık, gidiliyor, geri dönülüyor.
Şantiye kontrolü yapılmıştır, notlar tarifsiz zihindedir.
Gurur zirvededir.
Akbank önünden çevik bir geri dönüş.
Şoför bu kez yanısıra geri geri sürüyor arabayı, gözü ise patronundadır.

Vay be “baba” yahu, “Mimar” denen adam bu mudur yoksa?

Okulumuza en yakın bir şantiye olduğu için öğrenci iken bir iki kez ziyaret etmek zorunda kaldığım bu inşaattan hiçbir şey anlamadığımı söylemeliyim.
Ama sonraları SHE efsanesi şöyle sürdü:
İşveren (Akbank’ın o zamanki Genel Müdürü olsa gerek) kimi tadilatlar istermiş inşaat sırasında, doğallıkla.
“Tanrı” Mimar hocamız da “yaparız efendim, yaparız merak buyurmayınız” dermiş hızla yürürken şantiyede, arkasında takip eden ekibinin elemanları ile.
Rüzgârını bir düşünün.
Ama arkasındaki izleyenlere ardında kavuşturduğu eliyle, baş ve işaret parmaklarını ovuşturarak da sinyal verirmiş: “Tadilat var galiba projede, ama daha fazla ödeme de geliyor, çocuklar, üzülmeyin!” diye.
Ve bu mucize adam istediği yapıyı orada tam da gözümüzün önünde “tasarladığı biçimde” yapabildi.
Türk Evi takıntısının çok ötesinde, en azından bir Alvar Aalto niteliğinde.

“Hoca”yı belki biraz üzdüm sonraları:
Kendisine, beyefendi hazretlerine (ben sonraları Akademi’de asistan olmuştum) Sultanahmet Adliyesi’ni genişletme talebi gelince derhal; “yaparız efendim, yaparız” demiş.
Yazılar yazıp kıyamet kopardım: “Tarihi merkezden çıkın gidin şehir dışına” diye. Dönemin Baro başkanından da destek gelmişti.
Ama genç asistanın hocanın hışmından ödü koptu tabi. Öyle bir hale düştüm ki; “Hey, hoca geliyor” denince tuvalete saklanıyordum.

Şimdilerde onun mirasını korumak bana düşüyor; “öğrencisiyim, onun atölyesinin mirasçısıyım” filan diye kasılanlardan ses gelmediğine göre.

Yine de “telif mirası hukuku” diye bir şey vardır umarım ve ailesinden birleri de özellikle bu kültürel mirasa sahip çıkar. SHE diye sergi açıp anmak, kitaplar yazmak elbette yeterli değildir. Ama kimi durumlarda telif hakkının ücreti mukabili devir edilebildiğini de biliyoruz. Bizler, paranın satın alamayacağı şeyler de yok mudur diye sormaya umutsuzca devam edelim.

Bundan bir önceki “tecavüz” de strüktürel güçlendirme adına, bizim birlikte var olma, paylaşma şansına, onuruna ulaştığımız Fındıklı Akademi yapısına yönelmişti.
Sıra Akbank Fındıklı’da demek ki.
Vah olsun!

(*) Bu metinde kullanılan “Tanrı” deyişinin mitolojik anlamda olduğunu baştan belirteyim de!

Etiketler

5 yorum

  • omer-yilmaz says:

    O lokasyona otel çünkü o lokasyon, bölgedeki yatırımlarla yakın gelecekte İstanbul’un en pahalı turizm alanı olacak.

  • omer-yilmaz says:

    Aşağıdaki cevabımı Aybige Tek’in yorumu üzerine yazmıştım. Mesajını silmiş nedenini anlamadığım bir şekilde.

    Daha önce de Facebook’ta benzer durum yine Aybige Tek ile başıma gelmişti. Daha da ne Davos’a giderim ne de cevaplarım.

  • omer-yilmaz says:

    Alttaki iki yorumumun yukarıdaki yazı ile ilgisi yoktu, zaten yazıyı da okumamıştım o yorumları yazdığımda. Görüş yazısına yorumlarıma geçmeden iki konunun altını çizmekte yarar var:

    1- Şeffaflık ve bununla direkt bağlantılı olarak MSÜ’nün ya da Eldem’e yakın isimlerin konuyla ilgisiz kalması. Hiçbir bahane ya da gerekçe fonksiyon değişikliği ve elbette mimariye yapılacak müdahaleleri açıkça bilmemizin önünde olamaz. Tüm süreç kuşkusuz ki şeffaf olmalı.

    2- Her yana otel yapmak Türkiye’de gerçek bir hastalık. Kentlerin merkezlerindeki her tür fonksiyon (tren garı gibi en merkezde olması gerekenler de dahil olmak üzere) anlaşılamaz (biliyoruz da anlamıyorum) bir şekilde çeperlere itiliyor. Buralardan oluşan boşluklar da çoğunlukla fonksiyonun otele dönüşmesi olarak sonuçlanıyor.

    Akbank binası konusunda ben Haydar Bey’in alçak gönüllü bir şekilde kendisine yakıştırdığı az bilmenin kat be kat az bilgiye sahibim sanırım. Yine de neden olmasın demeden edemiyorum: Akbank binası neden bir otele dönüşmesin? Her binayı korumanın yolu onu bir kuruma sahiplendirip kültür yapısı haline getirmek midir? Bu bakış her yanı otel yapmak isteyenlerin bakışından ne kadar farklıdır?

    Bu soruları tartışma zeminini genişletmek ya da oluşturmak için ortaya atıyorum. Gelecek yorumlarla bakalım neler diyeceğiz.

  • erju-ackman says:

    Sevgili dost. Ben de yıllarca dedikodusunu yapan profesörler (eski asistanları) nedeniyle SHEnİn değerini geç keşfettim. Ancak gene ne yazık ki Akbank için ise deniz kenarına at gözlükleri takılmış bir bina olarak Boğaz’ın panaromasını bankacılardan esirgeyen bir kapris olarak bakıyorum.

  • aykut-koksal says:

    Sevgili Haydar -sen de değinmişsin- “Hocanın Akademisi”, Hocanın “Akademi Yenilemesi”ni koru(ya)madı, Akbank Fındıklı binasının korunmasıyla niye ilgilensin?

Bir yanıt yazın