+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

"Şiirin Dili de Mimarlığın Dili de Önce Yürekten Sonra Coğrafyadan Geçiyor"

22 Mayıs 2019, 12:00
  defa okundu.

Cengiz Bektaş, “Kalebodur'la Mimarlar Konuşuyor” söyleşi dizisinde Celal Abdi Güzer’in konuğu oluyor.

"Şiirin Dili de Mimarlığın Dili de Önce Yürekten Sonra Coğrafyadan Geçiyor"

Cengiz Bektaş, mimarlık eğitim ortamını değerlendiriyor. Mimarlığın çizim yapmaktan ibaret olmadığını söylüyor. Mimarlıkta tartışma ortamının önemine vurgu yapıyor.

Eski yazılarımı bir araya topladığım zaman ‘ben sadece bugün böyle düşünmüyorum, buraya basamak basamak gelmişim’ diyorum. O ortamı biz elde ettik. Ama benim bütün acım, insanın başına da 85 yaşında bu gelmemeli. Şimdi o ortamı yeniden yitirdik… Mimarlık üzerine düşünürken olayı sadece mimarlık zannediyorlar, öyle değil... Bir mimar her türlü sanatın içinde yetişmeli.

Şiirle mimarlık arasında bir ayrım olmadığını vurgulayan Cengiz Bektaş, onların bulunduğu coğrafyaya bağlı olduklarını belirtiyor.

Şiirin dili de, mimarlığın dili de önce yürekten sonra coğrafyadan geçiyor.

Mimari projelerin yanı sıra pek çok yayını, araştırması ve belgelemesi bulunan Cengiz Bektaş, yazmanın ve tartışmanın öneminden bahsediyor.

Yazmak, benim için düşünmek. Benim için yazmak eylemi, onsuz düşünememek gibi bir duruma geliyor. O zaman da çevrene daha objektif bakmalısın… Doğru bildiğini gerçekten dile getirmek çok önemli. Çünkü o, düşünceyi çağırıyor.

Üniversitelerin şehrin içinde olmasının gerekliliğine vurgu yapan Bektaş, ODTÜ yerleşkesi ile ilgili değerlendirmelerde bulunuyor, Ankara’daki yapıların kimliklerinden bahsediyor.

Ankara’da en çok sevdiğim oylumlardan biri, Anadolu Medeniyetleri Müzesi… Ankara’da kimi oylumlar belli kişiliğe, belli kimliğe göre tasarlanmış değildi çoğu zaman. Gerçekten bizi tanımak isteyen, (Ernst Arnold) Egli gibi (Bruno) Taut gibi. Bu insanlar bize çalışmayı öğrettiler yaptıklarıyla. Ben Trabzon Lisesi’ni veya Ankara Lisesi’ni gördüğüm zaman Taut’a merhaba diyorum. O kendi kimliğini oraya yansıtırken bana diyor ki; kendine gel, sen de bak çevrene.

Cengiz Bektaş, mimarlık eğitiminde uygulamaların önemini vurguluyor.

Bedri Rahmi’nin çok güzel bir tanılaması vardır; el büyüklüğündeki bir mavi ile duvardaki bir mavi, aynı boya kutusundan alıp yapsan bile aynı mavi değildir. 1/1 başka bir şey. Biz bu eğitimi yitirdik… Tuğla duvar ördüğü zaman insan niye bu tuğlanın büyüklüğü bu kadar olacak, onu anlar.

İstanbul’un tarihi yapısını ve günümüzde İstanbul’un içinde bulunduğu durumu değerlendiren Bektaş, kültür ortamında, tarihi yapıların nasıl değerlendirileceğinin bilinmediğini belirtiyor.

İstanbul sadece Osmanlı da değil. Bizans’ı görmemek, ondan önce Roma’yı görmemek İstanbul’da, körlük olur… Yenikapı kazılarında… İstanbul’da birdenbire 8400 yıla iniyorsun. Bu çok önemli çünkü o izleri görmeye, onunla birlikte kalp atışını ona göre ayarlamayı başardığın zaman, İstanbul akıl almaz bir şey. Hâlâ. Ne kadar uğraştık da, ancak bu kadar bozabildik... Mermere nasıl davranacağımızı bilmiyoruz. Ahşaba nasıl davranacağımızı bilmiyoruz. Bunlar sadece kendi birikiminizle bilebileceğiniz şeyler de değil. Sizden önce yapılmış olan şeyleri iyi bilmeniz gerekiyor… Bakmak, görmek için altyapı gerekli, bilgi gerekli, deneyim gerekli. Yaşamım boyunca hep bunu büyütmeye çalıştım. Çoğu şeyi mimarlığa destek olması için yaptım.

Cengiz Bektaş, yapımı devam eden Muğla Bölge Müzesi projesini anlatıyor:

Anadolu’da kültür katmanı 90 cm’de birdir... O kültür katmanının değerini bilmek gerekiyor. O yüzden arkeoloji bilimi de çok değişti…  Her bölümü ayrı görebilsinler diye, binanın ortasında bir boşluk var. Yer katında bütün Karya’nın bir maketi var. Ben buradan taş dönemini incelerken oradan mamutu görüyorum. Sonra bir 90 cm çıkıyorum, 5 basamak. Ama oraya yüzde 8’in altında rampayla çıkıyorum. O rampa, içerideki bir rampa. 90 cm’lik kot farklarıyla bütün dönemleri yaşıyorsun… Bütün bunları dolaştığın zaman hepsi de birbirine bakıyor.

Çocukların, projelere, atölyelere dâhil edilmesi gerektiğini belirten Bektaş, Kuzguncuk’taki ve Muğla’daki çalışmaları üzerinden örnekler veriyor. Çocukluktan itibaren disiplinler arası çalışmanın gelecek nesillere katkısı olacağını belirtiyor.

Bugün bütün üniversitelerde disiplinler arası kürsüler var. Bu kürsüler, değişik bilim alanlarının birbirlerine etkimesi üzerine kurulmuş. Bunun eksikliği görülmüş. Mesela bir inşaat mühendisi, eğer müzik bilgisi olursa daha iyi inşaat mühendisi oluyor. Bu ilkokuldan gelen bir şey midir? Kuzguncuk'ta çocuk kitaplığı açtım. Çocuk, ilk defa Topkapı Sarayı’na girdi. Aynı şeyi Muğla’da yapmaya çalışıyoruz ve bir halk evini çalışır duruma getirdik… O çocuklar bir sonraki kuşağı etkiliyor, o da onu etkiliyor. Böyle becerebiliyorsunuz bazı şeyleri. Bu önemli. Hiçbir zaman umudu yitirmemek lazım. Ve gerçekten, umutlanmak için her şey var ülkemizde. Yaşamı daha heyecanlı, daha yaşanılır kılmak için bir sürü şey var. Bu o kadar önemli ki.

Mimarların yaşadığı çevredeki kültür ortamına sahip çıkmaları, tartışmaları gerektiğini belirtiyor.

Hiçbir şekilde umut yitirmemek gerekiyor. Hiçbir şeyi boşuna yapmış olmuyorsunuz. Mimarların çok ağır yükü var. Bir kültür bekçiliğini yapmak zorundalar ama bunun için önce kendilerini iyi donatmalılar. Tartışma ortamları yaratmak lazım. Bunun için gerekli her şey var. Sadece biz onları kullanmak, yaşamak isteyelim.

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!
Furkan cemal / 24 Mayıs 2019, 22:20
Cengiz beyi ve celal abdi beyi bu güzel söyleşi için tebrik ediyorum. Sanatçı mimarlık ile müteahhit mimarlığın ülkemizde giderek ayrıldığını görüyorum. Malesef edebiyattan tarihten müzikten sinemadan anlamayan son derece popülist eyyamcı yeni mimarlar yetişiyor. Onlar ihale pesinde koşarken sehirlerimiz heba oluyor. Eleştirmeye gelince herkes eleştiriyor hükümeti ve sistemi ama bu beton yığınlarını sizler yapmıyor iseniz kimler yapıyor ey mimarlar?
 
 
7 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Haberler