Kent ve Medya Söyleşileri: Serkan Ayazoğlu

Kent ve Medya Söyleşileri serimizin ilkini, İstanbul'daki güncel kentsel meselelerle ilgili önemli haberler ortaya koyan Taraf Gazetesi muhabiri Serkan Ayazoğlu ile gerçekleştirdik.

Bu kez kenti, İstanbul’u, üzerine yazıp çizen, gözlemleyen gazeteciler, haberciler ile konuşmak istedik. Taksim Projesi’nden Çamlıca Camisi’ne, Haliç Metro Geçiş Köprüsü’nden kentsel dönüşüme kadar uzanan geniş bir listeyi, Taraf Gazetesi muhabiri Serkan Ayazoğlu ile tartıştık.

Bahar Bayhan: Söyleşilerinizde, haberlerinizde çoğunlukla kentsel meselelere odaklanıyorsunuz. Bu ilginiz nasıl gelişti?

Serkan Ayazoğlu: Evet. Obama’yla röportaj yapacak olsam sanırım ona da şehirle ilgili birkaç soru sorarım. Çünkü gezmeyi çok seven bir insanım ve gezdiğim yerleri gözlemliyorum. İstanbul da dünya şehirleri arasında gezdiğim yerlerin en iyilerinden biri. Böyle bir kentte, böyle tartışmalı projeler olunca bunları insanlar iyice bilsin istiyorum. Yaşadığınız şehir evinizden farklı bir şey değildir. Mesela Haliç Metro Geçiş Köprüsü’nü ele alalım. Bazı gazeteler köprü yükseliyor diye haber yapıyor. Yani mimari açıdan bir köprü zaten yükselen bir şeydir. Fakat bunun arkasında birçok tartışma var. Kimileri bunu bir hançer olarak kabul ediyor, kimisi de “başka köprü yapılamazdı” diyor. “1 milyon insan bu köprüden geçecek” şeklinde haber yapmak bana göre bir şey değil. Yaptığım haberlerde, Yasemin Çongar, Ertan Altan gibi isimler de benim şansım oldu. İkisinde de kent konularında gerekli duyarlılık ve hâkimiyet vardı.

BB: Haber yaparken belli bir taraf olmaktan ziyade var olan her tartışmayı yansıtmak mı amacınız?

SA: Kesinlikle. Mesela, Taraf’ta köprüyle ilgili birçok haber yaptık. Daha sonra Hakan Kıran’la buluştum. İnanır mısınız, Hakan Bey ile röportajımdan sonra bazı isimler bana “Siz köprüyü mü aklıyorsunuz? Hakan Bey’i mi aklıyorsunuz?” gibi tepkilerde bulundu. Eğer köprünün mimarını konuşturmuyorsanız, o kendini ifade edemiyorsa bunun üstüne kimse konuşmamalı. Benim de yapmaya çalıştığım bu. Keşke Kadir Bey ile de konuşabilseydim, ona da talepte bulunmuştum, olmadı. Sonuçta bir gazeteci haberi yazarken bence ne bir belediye başkanının basın danışmanıdır ne de bir sivil toplum kuruluşunun militanıdır. İkisinden de kaçınmalı. Biz gazete olarak kent konularında bunu başardık. Mesela herkes köprüyle ilgili görüşlerini söyleyebildi. Genel anlamda ağırlık köprüye karşı olanlar tarafında. Ama maalesef durum da bunu gösteriyordu. Bu haberleri yaparken sanatçıları da aradım, Ara Güler, Ahmet Ümit, Haydar Ergülen gibi birçok isimle konuştum; ancak köprü iyi olmuş diyecek bir tek sanatçı bulamadım. Bulsaydım habere koyacaktım, bunu Hakan Bey’e de söylemiştim.

BB: Bugün üzerine çok konuşulan, sıkça haber yapılan konuları sizinle konuşmak istiyorum. Mesela Taksim Projesi ile başlayabiliriz.

SA: Aslında Taksim Projesi’nde sadece bir belediye başkanını suçlamak yanlış olur. Biz, Cumhuriyet kurulduğundan beri iktidarın meydanlarla hesaplaşmasını bitirememiş bir ülkeyiz. Sürekli meydanlara ideolojik imza, simge yerleştirmeye çalışıyoruz. Gidin Avrupa kentlerine, hiçbir ideolojisi olmayan birçok heykel görebilirsiniz meydanlarda. Ama bizim meydanlarımızda, güzelim sahil kıyılarımıza yapılan Atatürk heykellerini tartıştık, her meydanda bir Atatürk heykeli olmak zorundaymış gibi algıladık. Mesela bugün de Topçu Kışlası’nı, camileri tartışıyoruz. Topçu Kışlası’nın altında da bir ideolojik imza var. Ne yazık ki bu ideolojik imzanın bir alt basamağında ise AVM çıkıyor karşımıza. Orada kalmış bir parça ağacı keseceksiniz ve bu alanı insanlara buz pisti, AVM olarak sunacaksınız. Yapıyı da dönemin ruhuna uygun olarak Osmanlı’dan ortada tuğlası bile kalmamış bir binadan devşireceksiniz. Park sıkıntısı çeken bir kente buz pisti yapmak akıl alır şey değil.

BB: Peki projenin gerçekleşebileceğini düşünüyor musunuz?

SA: Burada sorun gerçekleşip gerçekleşmemesi değil, neyi tartıştığımız çok önemli. “Şuraya yemyeşil bir alan yapacağız, insanlar gelecek para harcamadan vakit geçirecek” diye yapılmış bir proje gördünüz mü hiç? Ama birçok AVM görürsünüz. İstanbul’da çöl şehirlerinden daha fazla AVM var. Kilometrelerce sahil şeridi olan, yüzde 48’i ormanlık alan olan bir kente durmadan AVM yapıyorsunuz. AVM’nin mantığı nedir? Bir AVM’de para harcamadan 15 dakikadan uzun süre duramazsınız. Çocuğunuzu oyuncaklara bindirirken para harcarsınız, mağazaları gezerken para harcarsınız, oturup çay içersiniz para harcarsınız. Oysa ki New York’daki Central Park, Londra’daki Hyde Park gibi biz, 100 yılda kaç park yaptık. Gülhane Parkı, Yıldız Parkı gibi Osmanlı’dan devraldığımız parklar üzerinden yürüyoruz.

BB: Çamlıca’ya yapılacak cami projesi çokça tartışılıyor. Bir taraftan kentsel, mimari kaygılar var diğer taraftan da cami yapımına karşı çıkılmasına karşılık muhafazakâr kesimin ciddi eleştirileri var.

SA: İstanbul şu anda muhafazakâr bir modernizm yaşıyor. Heybelerinde bolca beton, AVM, ideolojik simgeden başka hiçbir şey yok. Çamlıca’ya en güzel mimari eser yapılsa ne olur? Gelecek nesillere dağın başına yeşil alanı katlederek bir cami yaptığımızı ve oraya teleferikle insan taşıdığımızı nasıl anlatacağız? İstanbul’un simgesi mi yok, var olanı korumak yeterli.

BB: Bu da bir ideolojik simge yaratma arzusu mu sizce?

SA: Muhafazakâr kesimden de o camiye tepki gösterenler oldu. Fakat konu öyle bir noktaya geldi ki, cami yapımına hayır dediğiniz zaman yaftalanıyorsunuz. Hayır, aslında ben camiye karşı değilim ama burada sorun şu, orası çok güzel yeşil kalmış bir alan, bırak öyle kalsın. Eğer Çamlıca civarında cami ihtiyacı olan insanlar cami bulamıyorsa, cami sayısı yetersiz geliyorsa insanlar Çamlıca’ya cami talep edebilirdi, bunun ideolojik bir yanı olmazdı. Ama orada öyle bir talep yok, o zaman bunu neden yapıyoruz? Elbette ki şehirleri donduramazsınız, şehirler mutlaka büyür, mutlaka değişir. Ancak pervasızca, bir sabah birilerinin aklına gelen fikirlerle olmaz. Mesela Sivri Ada’ya 110 metrelik semazen heykeli projesi vardı. Sonuç ne oldu? Bir gün oraya semazen heykeli yapılacağını öğrendik. Sonra heykel yapılmadı. Sadece seyrediyoruz. Yapacakları zaman da yapmayacakları zaman da bize sormuyorlar.

BB: Haliç Metro Geçiş Köprüsü’yle ilgili de bolca haberler, söyleşiler yaptınız. Mesela Cemal Kafadar ile yaptığınız söyleşi oldukça dikkat çekti.

SA: Cemal Kafadar’ın bana anlattığı bir şey vardı: “Annem, evdeki eski kilimleri, kalayları eskiciye vermiş, onun yerine alüminyum tencere, plastik leğen almış. Verilen şeyler gerçekten çok değerli şeylermiş. Annem bunu yaparken çok mutluydu ama şimdi pişman.” Biz de aynı bu durumdayız. Gündelik ihtiyaçlarımız için öyle şeyler yapıyoruz ki muhakkak ileride pişman olacağız. Hakan Kıran, köprünün mimarı bile bu köprünün güzergâhının doğru olmadığını söylemiş. “Peki, o zaman sen de yapmasaydın” dediğimiz zaman da “Ben yapmasaydım başka biri yapacaktı, orada mutlaka bir köprü olacaktı” cevabını alıyoruz.


Haliç Metro Geçiş Köprüsü (Fotoğraf: Betül Atasoy)

BB: Tartışmalar çoğunlukla Süleymaniye Camii’nin silüeti üzerinden yürüdü. Yani köprünün mimarisinin Tarihi Yarımada’nın siluetini deldiği üzerine tartışmalar yaşandı.

SA: Yani tartışmanın sadece köprünün Süleymaniye Camisi’ne verdiği zarar üzerinden gitmesi çok yanlış. Bu, Süleymaniye Camisi’ne indirgenebilecek bir tartışma değildir. Sadece Süleymaniye Camisi’nin şurası görünüyor, yok görünmüyor denebilecek bir durum yok orada. Haliç dünyanın en güzel kartpostallık yerlerinden bir tanesi, Süleymaniye de sadece, o kartpostalın bir parçası. Bir de UNESCO meselesi var. Tartışmaların UNESCO üzerinden yürümesini mantıklı bulmuyorum. UNESCO, oraya gökdelen yapın dese içimize sinecek mi? Bu kadar tarihçi, mimar, sanatçı yetiştirdik. Bütün dünyada kabul gördüler. Söylediklerinin bir önemi yok mu?

BB: Peki Haliç’e herhangi bir şekilde köprü yapılması mantıklı mıydı?

SA: Mantıklı. Bu köprü biraz daha makul, mütevazı bir köprü olsaydı insanlardan kabul görebilirdi. Fakat o köprü mütevazı bir köprü değil. Eleştiri de bu. Şehirler büyüyor, ulaşım ihtiyaçlarını karşılamak zorundasınız. Bu zaten belediyenin görevidir. Ancak şehir estetiğini korumak da belediyenin görevidir. Projeye de köprü yapıldığı için karşı çıkılmadı zaten. Bunun başka bir yere yapılabileceği, başka bir şekilde yapılabileceği söylendi. Bunu söyleyenler de konularında uzman insanlardı. Biz nasıl bir duyarlılık gösterdik, konuyu nasıl tartışıyoruz; şuradan bakma yürü 15 metre, şuradan bak silüet bozulmaz!

BB: Projelerin gelişim süreçleri de ilginç. Bir gün gazeteyi açıp baktığınızda bir anda Haliç’e köprü yapılacağını, Taksim Meydanı projesini öğreniyorsunuz ve projeler de çoktan hazırlanmış bile, kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

SA: İçinde insanın olmadığı, halkın olmadığı bir süreç bu. Yani Taksim Projesi olsun, Çamlıca Camisi olsun, bunları eleştiren insanlar öncelikle ideolojik yaftalamaya maruz kalıyorlar, bu aşamadan sonra da konuşup anlaşamıyoruz zaten. Ben üniversitelerin de İstanbul konusunda sessiz olduğunu düşünüyorum. Bir söylem oluşturamıyorlar. Kendi üniversitesinin içinde yapılan bir yenileme çalışması var ve onda bile birbirlerine girmiş durumdalar. Bu üniversite Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi. Daha kendi içinde tartışmasını çözememiş bir üniversite projeleri nasıl değerlendirecek. Karşı çıksınlar, destek versinler, fikirlerini söylesinler. Söyleyenler de var elbet ama söz konusu İstanbul olunca çok yetersiz kalıyor. Şehir adeta bir şantiyeye dönüşmüş durumda ve bu konuda üniversitelerin, öğretim üyelerinin söyleyeceği sözler yok mu?


Serkan Ayazoğlu (Fotoğraf: Uğur Ceylan)

BB: Galatasaray Üniversitesi binasında çıkan yangın da oldukça tartışma yarattı. Yangından sonra birçok söylenti ortaya atıldı. Hatta Haydarpaşa’daki yangından sonra da otel yapımına zemin hazırlamak için kundaklama girişimi olduğu söylentisi oluşmuştu. Bu tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

SA: Bu aslında insanların ruh halini yansıtan bir durum oldu. O gün Twitter’dan yorumları takip ediyordum, insanlar panik halindeydi. Bu panik oluştuysa da bunun sorumlusu o insanlar değil. Çok değerli bir binada yangın çıkmış ve insanlar yangın çıktığı andan itibaren otel olacak diye haykırmaya başlıyorlar. Çünkü insanları bu psikolojiye iten şey daha önceki örnekler. Şantiyeye dönüşmüş bir kenti, her yerde AVM’leri, otel inşaatlarını görüyorlar. Ama biz bu ruh haline nasıl geldik?

BB: Mimari ölçekten biraz daha geniş bir ölçeğe geçelim. Son zamanların en çok konuşulan konularından biri de kentsel dönüşüm oldu. Özellikle afet yasasının hazırlanmasından sonra oldukça büyük tartışmalar yaşandı.

SA: En son rahmetli M.A.Birand’la YTÜ’de kentsel dönüşüm ve medya üzerine düzenlenen bir sempozyumda konuşmuştuk. Şunu söylemişti; bu bir zorunluluk, insanlara evlerinin altında kalacaklarını anlatmamız lazım. İstanbul’a, binalara bakarsak kentsel dönüşüm kaçınılmaz bir şey. Ama kentsel dönüşümden anladığımız tek şey müteahitlikse, insanlara sosyal donatı alanı yaratmadan, yeşil alanlar, alışık oldukları yaşam şekline uygun konutlar yaratmadan bir kentsel dönüşüm yapılırsa bu sefer insanların ruhları o enkazın altında kalacak. Nora Şeni, 1970’lerde yapılan toplu konutların nasıl getto şiddetiyle sonuçlandığını çok güzel anlatmıştı. Yani insanları TOKİ mantığıyla bir binaya hapsederseniz ileride bu da sosyal patlamalara sebep olacaktır. Taraf, gazetesinde kentsel dönüşüm ile ilgili bir yazı dizisi hazırlamıştık. Belediye başkanlarına dönüşüm ile ilgili fikirlerini sorduk. Hepsi yerinden dönüşümden yana olduklarını söylediler. Fakat insanların alışık olduğu yaşam alanlarını yıkıp aidatlarını bile ödeyemeyecekleri binalar inşa ederseniz o insanları sürmüş olursunuz zaten. “İnsanlara sosyal donatı alanları sağlıyor musunuz?” diye soruyoruz, iki oyuncağın, kaydırağın bulunduğu ağaçsız, küçücük parkları sosyal donatıdan sayıyorlar.

BB: İktidarın kentle, İstanbul’la ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

SA: Açıkçası olumlu bulduğum işler de var. Mesela kentsel dönüşüm meselesini çok önemli buluyorum. Kentsel dönüşüm İstanbul için kaçınılmaz. Televizyonlarda ne enkaz altında kalmış insanların haberlerini görelim, ne de biz bu haberleri yapalım. Kadıköy- Kartal Metrosu da güzel işlerden biri. Yani güzel işler yapılıyor fakat bunun yanında yeterince tartışılmayan, geri dönülemeyecek işler de yapılıyor. Bir diğer taraftan iktidarın İstanbul ile ilişkisi halkı, STK’ları hiçe saymaktan hukuku hiçe saymaya doğru ilerliyor. Geçenlerde kurul kararına karşı “Topçu kışlası yapılacak” söylemi iktidarın kent ile kentliler ile ilişkisini ortaya koyuyor. STK’ların direnişini bugüne kadar kale almadınız, bugün de hukuku dinlemeyeceğinizi ilan ediyorsunuz. Bugüne kadar İstanbul’da yapılanlar hukuki demiyorum ama bunun ilan edilmesi daha bir ürkütücü oluyor. Bu konular sadece bu hükümet ile alakalı konular değil. Kimin geldiği, kimin gittiği çok fark etmiyor. İstanbul hep böyle yönetildi.

Etiketler

Bir yanıt yazın