+ Arkitera'nın gelişmiş özelliklerinden yararlanmak için lütfen giriş yapınız!
veya ile bağlan.

O Taş Evleri Yapan İnsanlar Bugün Yaşasalardı Ne Yaparlardı?

19 Şubat 2015, 11:37
  defa okundu.

"Planlar koruma amaçlı yapılıyor. Koruma amaçlı dendiğinde, korunması gereken nedir? Yerel yaşam tarzıdır. Bir metrekarelik pencere değil korunması gereken."

O Taş Evleri Yapan İnsanlar Bugün Yaşasalardı Ne Yaparlardı?

Arkitera.com'da Süper Kent dosyası kapsamında Laçin Karaöz'ün 18 yıldır Bodrum'da yaşayan mimar Tevfik Bilgin ile gerçekleştirdiği söyleşi Bodrum'un problemleri üzerinden Türkiye'nin planlama ve yerel yönetim pratikleri üzerine geniş bir çerçeve sunuyor:

Laçin Karaöz: Bodrum'da sürekli bir inşa etme durumu var. Yarımada'daki muazzam yapı stoğuna rağmen, sürekli yayılma halindeyiz. Bu yapılaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tevfik Bilgin: 1996 yılında Bodrum Mimarlar Odası’na kaydoldum. O yıldan 2002 yılına kadar burada İmar planı yapım yönetmeliğinin değiştirilmesi gerektiğini söyledim, insanlar bu bizim boyumuzu aşar diyerek bunu görmezden gelip, şu planın şurasına bu kanun orasına itiraz, şu maddeyi dava edelim diye uğraştılar. İmar planı yapım yönetmeliğinin değiştirilmesi konusu önemli. İmar planı yapım yönetmeliği 1954 yılında yapılmış. O yıldan sonra da hiçbir ciddi değişikliğe uğramamış.

İmar planı bir yerleşimdeki insan nüfusunu kontrol etmek için vardır. Yerleşimlerin bir taşıma kapasitesi vardır, doğal kaynaklarına ve çevre verilerine göre tespit edilmiş. Taşıma kapasitesi diye bir eşik belirleniyor, bu bir sınırdır. Belediyeye başvurduğunda -bizim 2 ev için yerimiz yok tek ev yapabilirsiniz- diyor. Plan budur. Yoksa Gümüşlük vadisine istersek 40 bin kişiyi de doldurabiliriz.

Planlar koruma amaçlı yapılıyor. Koruma amaçlı dendiğinde, korunması gereken nedir? Yerel yaşam tarzıdır. Bir metrekarelik pencere değil korunması gereken.

Bizim Kanada’da yaşadığımız yerde tek bir imar planı notu vardı, Parselin yola cephesi minimum şu kadar olacak, komşulardan ve yoldan çekme mesafeleri şudur ve tek bağımsız bölüm yapabilirsiniz derdi. Bunun dışında bir kıstas yoktu.

Şu andaki imar planı yapım yönetmeliğinde 25 yıllık imar planı yapılıyor. Belediyeler imar planı yaparken nüfusun artacağını düşünüyorlar. Oysa demografik veriler, Türkiye’de nüfusun azalacağını gösteriyor. Biz 200 milyona göre yapılaşıyoruz, ama gerçek şu hiçbir zaman 90 milyonu geçmeyeceğiz.

İmar planını yapanlar da “inşaat var müthiş rant var, oh ne güzel, tamam devam edelim” diyor. Bu yönetmelik varken, ben Gümüşlük nüfusunu 25 yılda 700 bin olarak da öngörebilirim.

Burada yaşadığımız şey şuydu, Gümüşlük sit alanı olduğundan koruma kurulu tamamının korunmasına karar verdi. 1600 hektarlık Gümüşlük’te tamamının koruma amaçlı imar planı olması istendi, plancı 2800 olan yerleşik nüfusun 25 yılda 9000 olacağını öngördü plan raporlarında. Köy yerleşik alanına, %30 imar verildi ve bu merkez yapıyla dolduruldu. Ama köyün nüfusu bugün 3000. Peki 2025’te, nüfus 9000’i bulduğunda, nereye yerleşilecek? Böyle bir planlama olabilir mi? Gümüşlük’te yerleşik nüfusun 9000’e çıkacağını öngörerek köyü imara açıyorsun ki hemen açmamalısın, güncel ihtiyaca cevap vermelisin. Uzun vadeli bir plan yapabilirsin ama bunun uygulamasını ihtiyaç oldukça cevap verecek şekilde yapmalısın. Yıllık plan yapmalısın.

Koyunbaba’daki site türü yapılaşmaların köy yerleşik alanına sirayet etmemesi için mücadele verdim, parselasyon şartı getirilmesi gerektiğini, bir parselde birden çok yapı yapılmaması gerektiğini söyledim. Ne oldu? Her yer site doldu, herkesin ineği tavuğu varken, bunlara bakacak yer kalmadı. Daha vahimi 55m2’lik taban alanlı 120 m2’lik taban alanı sınırlaması gibi ebleh bir uygulamadan, 120+120=240m2’lik bloklar, ortada açık bir merdiven. 4 dairelik blok türü ortaya çıktı.

Tüm bunlar 2002’den önce oluyordu, o zaman da bunlarla ilgili bir şikâyet yoktu, şimdi de yok aslında. Ama şikâyet edilmesi gereken asıl konu bu. Bunu düzeltmeden nasıl doğru yapılaşabilirsiniz? İnsanların iyi niyetine kalmış bir yapılaşma normu olabilir mi? Ortada yapısal bir sorun var, bu sorun da 2002’de başlamadı. Bu sorun çok daha geriye uzanıyor. Modernistim çağdaşım diyen, çağdaşı temsil ettiğini söyleyen insanlar, arkaik bir tavır içindeler. Ben çağdaşım deyince biri, ben 1930’lara 1940’lara gidiyorum.

Türkiye uzun yıllardır bir başkanlık sistemiyle yaşıyor. Belediye başkanlarının hepsi birer başkan, sorgusuz sualsiz bir başkan...

Bodrum denince, insanların aklına deniz kenarında samimi bir kent geliyor ve bu ölçekteki bir kentte, burada yaşayanların kentlerini istedikleri gibi şekillendirdiğini düşünüyoruz. Halbuki öyle değil.

Siyaseten çok gerilere giden, yerel yönetim reformuna acilen ihtiyaç var. 1960’lardan sonra 1980’lere kadar, yerel yönetim reformu her zaman siyasi taraflardan bir tarafın talep ettiği, ama somutlaştıramadığı, (Ecevit’in köy-kent gibi netleşmemiş bir tanımı dışında), her dönem gündemde olan bir konuydu.

Belediyelerin yetkilerinin yeniden belirlenmesi, Avrupa Özerklik Şartnamesine konulan çekinceleri kaldırmak, bunlarla yeni bir anayasa yapmak, yerel yönetimlerin yetkilerini daha katılımcı ve demokratik bir yapıya evrilmelerini sağlayacak biçimde değiştirmek gerekiyor. Ancak bu şekilde yol alabiliriz.

Başkanlık sistemi gelecek dendiğinde hop oturup hop kalkılıyor, dünyada zaten bizimki kadar güçlü bir başkanlık sistemi var mı? Türkiye uzun yıllardır bir başkanlık sistemiyle yaşıyor. Belediye başkanlarının hepsi birer başkan, sorgusuz sualsiz bir başkan...

Seksenlerin başında, bahçeli evlerin bulunduğu bir mahallede Kanada’da oturuyordum, ilkokul çağında çocukların olduğu bir mahallede. Sokağın iki yanında 120cm’lik kaldırımlar var, yol toplam 7 metre. Yol üzerinde tek yöne park edebiliyorsunuz aracınızı. Bir akşam bir komşu geldi elinde dilekçeyle, belediye kaldırımların bir yönünü iptal edip yolu genişletecekmiş biz bunu istemiyoruz, dilekçe hazırladık siz de imzalar mısınız dedi. İmzaladım, yine geldiler, konunun belediye meclisinde tartışılacağı gün imza vermiş bir kişi olarak gelirseniz iyi olur dediler. Gittim, gündem konuşuldu, sıra bizim konuya geldi. Başkan, elimde semt sakinlerinin çoğunluğunun imzaladığı bir dilekçe var, onun için bu projemizi rafa kaldırıyoruz, oylamaya gerek yok. Sokak onların sokağı istemiyorlar dedi, mesele kapandı. Bu kadar kolay…

Peki nasıl oluşur bu yapı?

Türkiye’de gündemde bir özerklik tartışması var. Özerkliğe karşı olanlar, yandaş olanlar var. Ama kimse özerkliğin ne olduğuyla ilgili konuşmuyor. Örneğin, Kanada’da belediyenin nüfusuna göre, eğitim bakanlığı öğretmen ihtiyacını belirliyor. Maaşları belli, o belediye toplanan vergilerle o öğretmenlerin maaşlarını karşılıyor. İtfaiyeci, polis, vs. Belediyeye vergi verenler karşılıyor bu ücretleri. Biz belediyeye vergi veriyoruz, bir başkan seçiyoruz. Bu başkanın görevleri belli, çöpleri toplayacak, okul servisleri var, polis var, öğretmen var vs. Adamın benim vergimle ne yaptığını iyi yapıp yapmadığını takip edebileceğim bir sistem var.

Oysa bizim verginin nereye gittiği belli değil. Bir kutuya atıyoruz, kimden hizmet beklediğini hesap soracağını bilmiyorsun. Eyalet hükümetine bir vergi veriyorsun, yerel yönetime bir vergi veriyorsun.

Yapının bozukluğu ortada. Ben demokratikleşme talep ediyorum. Demokratik bir anayasa ve ona göre düzenlenmiş yasalar istiyorum, kimin nasıl yaşadığı beni ilgilendirmiyor. İnsanların kişisel inançları görüşleri beni ilgilendirmiyor, ister 5 vakit namaz kılar, ister yılda 5 kez Anıtkabir’i ziyaret eder. Benim yaşam alanımda birey olarak bana söz hakkı tanındığı, sözümün bir birey olarak ilgili yere ulaşabildiği bir yapı nasıl oluşacak.

Ortada ciddi bir riyakârlık var Türkiye’de. Kim demokrat kim değil, mücevherat terazisine koyarsanız, söylemlerin tam tersi bir durum ortaya çıkabilir. Demokrasinin hayatımızda olabilme imkânları örgütlülükle ilgili bir şey.

Sosyal güvenlik kurumuna girdim geçenlerde, girdim ve 5 dakikada çıktım. Dilekçeni veriyorsun, sıra numaranı alıyorsun, tekrar geleceğin günü veriyor ve çıkıyorsun. Devlet hastanesine gidiyorsun, randevu saatinde gidiyorsun, saatinde işin görülüyor çıkıyorsun. Şimdi vergi dairesi, nüfus dairesi benzer çalışıyor. Şimdi, belediyeye giden biri, orada aldığı hizmeti bu kurumlardan aldığı hizmetlerle kıyaslıyor insan.

Fransa’da, İtalya’da sosyalist partiler iktidara belediyecilikteki başarılarıyla taşındılar. Belediyede öyle bir hizmet verdiler ki, bu diğer kurumlardan aldığın hizmetten çok daha iyiydi. Birey tercihini iyi hizmet verenden yana kullandı.

Kafanızda bir belediyecilik anlayışı yoksa aynı mevzuata göre kurulmuş AKP ve CHP arasında bir fark yok, biri diğerinden daha iyi değil. Her ikisi de bu mevzuattan dolayı kent denilen insan yerleşimi birimlerinde hiçbir güncel nosyonu uygulamayan, bunu ne kadar rant sağlarsa o kadar yapan, biri diğerinden daha becerikli bu işi yapabiliyor tek ayrım o, ama yaptıkları aynı.

Belki biraz Kürtler belediyecilik anlamında var olan yapıyı değiştirmeye veya dönüştürmeye çaba harcıyorlar. Türkiye’de belediyecilik ben kazanayım ben olayımdan başka bir şey değil. Böyle olunca, hiçbir şey isteyemiyorsun, başka bir şey bilmiyorsun. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartnamesi’nde Türkiye hangi maddelere neden çekince koydu bilmiyorsun. Bu iş, ben Galatasarlıyım sen Fenerbahçelisin gibi, böyle siyaset olmaz. Bu sorunları baştan konuşmazsak, bu sistemde yerele inince doğru yapmak mümkün değil.

O taş evleri yapan insanlar “Bugün yaşasalardı ne yaparlardı?” sorusunu sormak lazım

Bodrum'da imar planı notlarında koruma amaçlı olarak uygulanan bir takım kurallar var. Bugün Bodrum'da koruma adına yapılan uygulamalar ne kadar doğru veya ne kadar anlamlı?

Bodrum’da sözüm ona koruma amacıyla getirilmiş kısıtlamalar, şuna benziyor: Süleymaniye Cami’nin etrafında, Süleymaniye caminin kubbesine benzer ve minaresi benzer yapılar haricinde yapı yapılamaz dediğinde, her yer Süleymaniye’ye benzer.  Süleymaniye’yi ayırt edemezsin.

Baktığın zaman bir dikdörtgen, köşelere kulak koy, küçük pencereleri aç, oldu, mevzuata uygun yasal, sözüm ona kültüre de uygun. Oysa değil, korunması amaçlanan kültüre çok yabancı bir durum var.

Zamanında, 100 sene önce yapılmış taş yapılara baktığımızda, bunlarda malzemelerin son derece doğru kullanıldığını görüyoruz, topografyaya uyumları güzel, rüzgâr güneş vesaire iklim şartlarının dikkate alınması harika. Sonra yapıyı da incelediğinde, kırlangıcın yuva yapması gibi: denizden erişteyi toplayıp, onun altında Geren toprağının kullanılması, sızabilecek suyu o tuza emdirmek.

Taş mesela, taş eski Bodrum evlerinin tamamı moloz taştır. Adam hem tarlasındaki taşı temizliyor, kendine ekecek bir avuç toprak elde ediyor, hem de kendine barınak yapıyor.

Pencere camlarını düşünelim, 1970’lerde Bodrum Gümüşlük arası 2,5 saat sürerdi araba ile. Daha eskiye gidelim, 1m2 tek parça camı Bodrum’dan Gümüşlüğe nasıl getirirdin? Bodrum’a nasıl geldiğini sormuyorum. Adam eşeğinin devesinin heybesine sığdırabildiği büyüklükte camlardan doğrama yapmış. Şimdi bunu 2014 senesinde devam ettirelim demek, kültür fikrine sahip olmamak demek, papağan gibi yapılanın aynısını 100 sene sonra devam ettirmek demek.

Kızılağaç’ta bizim taş derdimizden dolayı orman yok oluyor, doğa tahrip oluyor. Betonarme karkas yapıp üzerine taş kaplayıp sonra da taş yapı yapıyorum demek sahtekarlık, bunun çevrecilik olarak savunulduğu bir kültürden bahsediyoruz bugün.

O taş evleri yapan insanlar bugün yaşasalardı ne yaparlardı sorusunu sormak lazım. Kültürel devamlılıktan anladığım bu benim. Biz Kızılağaç’ta karbon emülsiyonu salarak, ormanı yok ederek çıkarılmış taşı kullanıyoruz, taş yapı yapıyoruz diyoruz.

Dokuyu anlamamışsın, neden yapıldığını anlamamışsın, binaların hepsi toplama taşla yapılmış. Bodrum Kalesi, kendisi mozolenin yıkıntılarından toplanan taşlarla yapılmış. En azından meslek odamızın ve meslektaşlarımız biraz daha düşünmeliler sorgulamalılar bu konuyu. Tersine onlar koruma diye bunu destekliyorlar.

Geçtiğimiz yıl Muğla büyükşehir oldu. Öncesinde Yarımada'da yer alan 11 belde belediyesi kapandı ve hepsi Bodrum Belediyesi bünyesinde toplanmak zorunda kaldı. Sizce Bodrum için doğru bir karar oldu mu?

Büyükşehir belediyesi yasasında büyükşehir olma kıstasının nüfusa dayalı bir tanımlanması yanlış, nüfusu 750 bin kişiyi geçen iller büyükşehir statüsüne girebilir diye bir şey var. 

Metropol İstanbul, Londra, Paris gibi örneklerde gördüğümüz, kesintisiz yerleşim kütleleri olduğunda farklı idari birimlerin bir üst idari birim altında birleştirilmesi ile oluşuyor.

Burada, Bodrum ile Fethiye, Cizre ile Lüleburgaz kadar farklı. Bu kararla ilçe belediyeleri de zor durumda kaldı. Burada yine çok farklı beldeler bir araya geldi: Mumcular ile Türkbükü birbirinden çok farklı. Tüm bunların yönetilebilirliği konusunda belediye zorlanıyor. Özellikle imar servisindeki organizasyon bu faktörleri göz önünde bulundurularak yapılandırılmalı.

Bakırköy’de nüfus 2 milyon ama ilçe sınırı Bodrum’un onda biri. Orada servis vermek çok kolay. Ben Gümüşlük’teyim burada çalışıyorum, buradaki kanunları biliyorum ama Yalıkavak’tan bir proje geldiğinde oranın plan notlarını çalışıyorum.

Belediye çalışanları için de aynı şey geçerli, 51 tane imar planı değişikliği varmış, bir insanın 51 tane planı notu ayrıntısını bilmesine imkan yok. Burada belediyeye yardımcı olmak gerekiyor, öneriler getirmek gerekiyor. Eleştirmek kolay.

Süper Kent Bodrum ile ilgili daha fazla bilgi ve veriye erişmek için etiketimizi inceleyebilirsiniz: http://www.arkitera.com/etiket/110/bodrum

Reklam

Yorumlar
Yorum bırakmak için giriş yapmalısınız!


Henüz yorum yapılmamış!
Künye
Kişi: Tevfik Bilgin
30 gün içinde en çok
Okunan Yorumlanan
İlgili Söyleşiler