Cami ve gelenek

Her Çarşamba Taraf Gazetesi'nde yazan İhsan Bilgin bu hafta cami mimarisi konusuna eğiliyor.

Ataşehir’deki caminin o kadar sakil durmasının sonuçta bilgisizlikten ve mimari kültürden yoksunluktan kaynaklanan çok sarih ve birbirine bağlı nedenleri var: her şeyden önce, mimari cami tipolojilerinin İslam coğrafyalarında sahip olduğu çeşitliliğin farkında olmayıp, Osmanlı’nın doruk noktasına taşıdığı merkezî kubbeli cami tipolojisiyle sınırlı bir tahayyülün esiri olmak. Bu sınırlı tahayyül cami eşittir kubbe gibi tamamen yanlış bir denkleme sıkıştırıyor bütün hareket alanını. Oysa yine burnumuzun dibindeki başka bir tipoloji, mesela, en bilinen örneği Bursa’nın merkezinde olan ulu-cami tipolojisinin de farkına varılıp dağarcığımıza katılsa ki kültür asla bununla sınırlı değil , sadece bu bile pratiği ve söylemi çok zenginleştirecek. İş bununla bitmiyor, başka bilgisizlikler de var: mesela Osmanlı’da camilerin hiçbir zaman tek başlarına yapılmayıp hep bir külliyenin (medrese, imaret, tabhane, bedesten gibi kamusal binalar kompleksi) parçası ve en baskın binaları olarak yapılmaları. Külliye, aynı zamanda anıtsal cami ölçeğiyle mahalle ölçeği arasında bir geçiş işlevi görüyor. Bunun unutulduğu durumda diğer yapılı çevre unsurlarından kopup yalnız başına kalan cami, bir de diğer fonksiyonlar içine sokuşturulup şişirilince ister istemez olması gereken ölçeğine göre irileşip hantallaşmış oluyor. Ankara’daki Kocatepe Camii, külliyenin anıtsal cami kütlesini çevresine uyumlu hâle getiren işlevlerinden mahrum kalındığında, başka kamusal programlarla şişirilse dahi caminin ıssızlık, yoksunluk ve kasvet hâlesinden kurtulmasının mümkün olmayabildiğinin kanıtıdır.

Yine çevre ile uyumla ilgili atlanan bir konu var: büyük programlı külliyelerdeki büyük camiler, mesela tarihî yarımada veya Edirne’de, hep bir tepenin üzerinde konumlandırılarak “Stadtkrone” (şehir tacı) biçiminde yorumlanmaktadırlar. Böylelikle yakın çevresindeki yapılar ve arazi iri kubbeden zemine doğru akmakla kalmayıp tepenin etekleri kubbenin etekleri hâline getirilmektedir; cami bütün azametine rağmen bulunduğu yerle hemhâl olmaktadır. Bunun unutulduğu durumda ise çevresiyle bütünleşemeyen cami hantallığıyla ortada kalakalmaktadır. Süleymaniye Külliyesi’ne karşıdan bakın, Haliç’e kadar kendisini saran ve o devirle hiç ilgisi olmayan, sonradan yapılmış yamru-yumru binalar dahi caminin kubbesi tarafından toparlanarak tek bir tasarımın parçasıymış gibi durabilmektedirler. Tarihî yarımadayı taçlandıran külliyeler, hep minare yüksekliği dört şerefe ile sınırlı selâtin (sultanlar) camileridir. Başkaları, Sokullu bile olsa, bu yüksekliğe çıkamaz. Kaldı ki, yamaca yerleşmek Sinan’ın en büyük ustalığıdır. Kadırga Sokullu gibi küçük bir ölçeği eğime ustalıkla yerleştirebildiği gibi Üsküdar Atik Valide ve Süleymaniye gibi iri programları da aynı yumuşaklıkla adeta usulca yamaçlara bırakıvermiştir.

Gerçi camiler küçülünce de sorun bitmiyor. Osmanlı’nın küçük camileri de çeşitli ölçü ve hizalarını çevrelerindeki sivil mimariye göre kurarken, ölçü ve terbiyeden yoksun kalmış bugünün küçük camileriyse başıbozuk bir dağınıklıktan ibaret kalmaktadırlar.

Peki, tepelere yerleşmiş bu iri camiler kamusal programlarından da koparılıp başka yerlere konulursa ne olur? Ataşehir’deki sakalet çıkar ortaya. 20. yüzyılın kule bloklarıyla dolu bir düzlüğün orta yerinde, otoyoldan gözüktüğü gibi göz tırmalayıcı sakil bir sonuçla kalıverir ortada. Sadece iri caminin yerini şaşırması değil sorun; başka türlü fark etmeyebileceğimiz önünde durduğu yerleşmenin de mimari bir disiplinden yoksun olduğunu, adressizliğini de gün ışığına çıkarıp, hafızalara kazıyor. Sırf orijinallerine değil alakasız komşularına da haksızlık ediyor. Onların yapı ve mimarlık kültüründen yoksunluklarını bir kez daha göstermiş oluyor.

Evet, gelenekten bihaber olmanın yanı sıra bir de yaratıcılık sorunu var; ki bunlar genellikle birbirlerine eşlik ederler. Yaratıcılık, yenilik geleneğin sınırlarının aşılmasıyla çıkar ortaya, hiçbir zaman sıfırdan başlanmaz ve görgüsüz ve bilgisizlerin harcı olamaz. Gelenek içinde hareket edilen sağlam bir zemin sunmasıyla taklit ve kopyaya karşı bir direnç de oluşturur. Bir diğer konu da olmazsa olmazlar olarak benimsenmiş kubbe ve minarenin mimari artikülasyona direnen zor formlar olmaları: nitekim belki de kilisenin tekrarlanan temel formu bazilika, mimari artikülasyona daha yatkın olduğundan kilise, modern mimarinin yaratıcı atakları ile daha fazla buluşmuş bir mimari yakın geçmişe sahip olabilmiştir.

Kısaca, önce şu merkezî kubbe takıntısından kurtulmak, sonra da yerine ille benzer yeni katı formlar (piramit vs.) koymak yerine Can ve Behruz Çinici’lerin Meclis camisinde yaptıkları ve Ağa Han ödüllü camileri türünden ışık gibi akışkan unsurları mimari tasarım parametresine çevirebilecek yaratıcı hamleler gerekmektedir.

Malatya sürprizi: Yeni cami olur mu

Gelenek ve yaratıcılık konusundaki tıkanıklığı açabilecek taze bir örneği gündeme taşımak istiyorum: Nevzat Sayın’ın Malatya için yaptığı bir cami projesi geleneğe analitik bakabilmenin nasıl kopyaya değil, tam tersine ehil ellerin yaratıcılığına ve yeniliğe meyil tutabileceğinin kanıtı. Yaratıcılık hâlesinin kaf dağının ardındaki ulaşılmaz olduğu zannedilen yerinden kalkıp civarımıza çağrılmasının somut ve canlı bir örneği olmak bakımından tam bu sırada büyük değer taşıyor. Henüz inşa edilmediği gibi ulusal ve uluslararası mimarlık medyasında bile hiç gözükmemiş olan projenin kamu önüne çıkan ilk imajı, çizim paketinden çok zorlanarak seçip burada yayımladığım perspektif oluyor.

Nevzat Sayın, kendisini bu noktaya götüren yolu, bana yazdığı mesajda aynen şöyle tarif etti: “… bir iki şey söylemek istiyorum nasıl yol aldığımız konusunda: oldukça pragmatik bir yol izledik. Malatya, Beylikler ve Selçuklular döneminin önemli şehirlerinden biri ve güzel bir ulu-camii var. İlk zihin açan örnek bu oldu. Kubbeli ve merkezî planlı bir cami yerine sonsuz plana sahip bir ulu-cami plan şemasını izleyebilirdik. 5000 kişilik bir cami neredeyse Süleymaniye kapasitesi demek… büyüklüğüne itiraz edip, küçültmeyi teklif ettiğimde, işverenim ‘Bu vakit namazları için değil, Cuma ve Bayram namazları gibi törensel ibadetler için bir cami’ dediğinde, iyi ama olağan namaz zamanlarında ne olacak diye düşündüğümde de ulu-cami yetişmişti imdadıma. Mekânın doluluğunu sağlayan kolonların varlığı, içeride kaç kişi olursa olsun, insan-mekân ilişkisini iyi kurar. Malatya’daki örnek, Bursa örneğinde olduğu gibi kalın ayaklarla dolu olduğu için ahşap direkli camileri örnek almanın daha doğru olacağını varsayarak, Konya Beyşehir, Eşrefoğlu, Konya Alaaddin, Ankara Ahievran ve Ankara Aslanhane camilerine baktım. Aradığım ‘şeyi’ bulmuştum…

O kadar bulmuştum ki, bizim caminin ortasında yer alan ve senin Gaudi demenin(*) sebebi olan 12 m. yüksekliğindeki sekizgen 16 kolon ve bu kolonlar tarafından taşınan, 6 m. yüksekliğinde, eğrisel kemer kirişlerle taşınan 30×30 m’lik çatı, tamamen ahşap… iç içe iki yapı var gibi. Üç katmanlı son cemaat yerini de sayarsak 54×60 m. büyüklüğünde brüt beton bir yapının içinde duruyor. Son cemaat yerinin yüksekliği 6 m, betonarme yapı yüksekliği 12 m, ahşap bölüm ise 18 m…

Kısaca özetlediğim izlek konusunda Alp’in danışmanlığının müthiş bir katkısı olduğunu söylemeliyim.

Kim cami yapacaksa Alp’le konuşmalı.”

(*) Oysa projeyi görür görmez Gaudi’nin aklıma gelme nedeni sadece Sagrada Familia’da değil, küçük apartmanda bile konstrüksiyon ustalığını göstermesi ve dev maketleriyle bunun altını çizmesiydi ki, Nevzat’ın çizimleri de zaten Osmanlı öncesi cami tipolojisi ve malzemesi kadar Gaudi’nin maketlerinin işaret ettiği konstrüktif tasarım kültüründen de yeterince nasiplendiğini kanıtlıyordu.

Alpaslan Ataman’ın Osmanlı külliyelerinin mekânsal çözümlemesini yaptığı, Bir Göz Yapıdan Külliyeye/ Osmanlı Külliyelerinde Kamusal Mekân Mantığı kitabından bir eleman menüsü ve tipolojik çözümleme örneği. Bilgi ve kültür dedik, Osmanlı’daki külliye ve cami mimari kültürünün nasıl şekillendiğine ilişkin çok kapsamlı ve yaratıcı bir kaynak var elimizde, tam da bu konuların daha kültürlü ve ayağı yere basan şekilde konuşulmasına ve yapılmasına aracılık edebilecek çok değerli bir tipoloji kitabı.

Etiketler

Bir yanıt yazın